Erdoğan'ın favori şairi Mehmet Akif İttihatçıydı, İslam Birliği için Teşkilat-ı Mahsusa'da çalıştı |
|
Erdoğan’ın çok sevdiği şair Mehmet Akif İttihatçıydı. Hem de İttihatçıların derin örgütü Teşkilatı Mahsusa’dandı. Türk milliyetçisi olarak İstiklal Marşı'nı yazdı. İslam Birliği için Almanlara birlikte çalıştı. Teşkilatı Mahsusa onu Berlin’e yolladı. Akif, Almanya’nın İngilizlere karşı ilan ettiği “Kutsal Cihad” içinde görev aldı. Arap çöllerinde İngiliz Casus Lawrence’a karşı Teşkilatı Mahsusa ile çalıştı. Kerem Çalışkan'ın analizi (Başbakan Erdoğan Mehmet Akif'in 74. ölüm yıldönümü nedeniyle onu bir kez daha övdü. Arnavut kökenli olmasına rağmen İstiklal Marşı'nı yazdığını anlattı. Gençlere Akif'in kitabı Safahat'ı yastıkaltı kitabı yapmalarını önerdi. Erdoğan 2011 yılının 75. ölüm yıldönümü nedeniyle Mehmet Akif yılı olacağını söyledi. Bu güncel övgüler nedeniyle, bu yılın haziran ayında yayınlanan Mehmet Akif analizini okurlarımıza yeniden sunuyoruz) Türkiye’nin ekseni kaydı mı? Batı’dan İslam dünyasına mı kaydı? AKP’nin yeni politikaları Neo-Osmanlı mı? Erdoğan ve Davutoğlu Ortadoğu’da yeni bir İslam birliği mi kurmaya çalışıyorlar. Erdoğan İslam dünyasının liderliği rolüne mi soyundu? Bütün bu sorular bugün tüm dünyada ve Türkiye’de tartışılıyor. Başbakan Erdoğan ve AKP yönetimi “eksen kaydı” sözlerine çok kızıyorlar. Cumhurbaşkanı Gül de kızıyor. Başbakan Erdoğan son olarak Rize’de “Bize Gazze ile niye ilgileniyorsun, diye soranlar tarihimizi bilmeyenlerdir” dedi. Erdoğan haklı. Osmanlı’nın tarihi Ortadoğu ile iç içe geçmiştir. Özellikle Osmanlı’nın yıkılışı döneminde Arabistan ve Kanal savaşları büyük ve tayin edici rol oynamıştır. Tarih güzel bir uğraştır. Ders almasını bilenler için de hayli malzeme ile doludur. Erdoğan İsrail karşıtı Ortadoğu politikasını savunurken, sık sık “Tarihimizi bilmek gerek” dediği için o tarihe göz atmakta yarar var. İstanbul’da geçen hafta yapılan Türk-Arap İş Forumu Zirvesi’nde Erdoğan çok sevdiği Mehmet Akif’ten bu kez şu şiiri okudu: “Türk Arabsız yaşamaz. Kim ki ‘yaşar’ der, delidir! Erdoğan’ın okuduğu bu sözler Türk kamuoyunda da çeşitli tartışmalara yol açtı. Aralarında duayen gazeteci Altan Öymen’in de bulunduğu çeşitli yazarlar, şiirin yazıldığı tarihi şartlara dikkat çektiler. Ama hiç biri bu şiirin ve Mehmet Akif’in o sırada içinde bulunduğu durumun derinliğine inmediler. Oysa tarih, dikkat, ayrıntı ve “gerçeği” ister. Öyleyse Erdoğan’ın tavsiyesine uyup o dönemdeki kendi tarihimize biraz eğilelim. Önce o tarihe baktığımız zaman ortaya çıkan bazı olguları ve gerçekleri sıralayacağım. Daha sonra bunları açmaya çalışacağım. O dönemin olguları şöyle sıralanabilir: 1-Mehmet Akif İttihatçıdır. Alman-Osmanlı cephesi yenilir. Ortadoğu ve kutsal toprakları terk eder. Mehmet Akif yurduna döner ve İstiklal Savaşı’na katılır. Milli Mücadele Meclisi’nin görevlendirmesi ile İstiklal Marşı’nı yazar. Evet, olgular bunlar. Yani Mehmet Akif’in “Türk Arabsız yaşamaz” şiirinin arka planını da iyi bilmek ve anlamak gerekir. Yoksa Erdoğan’ın Ortadoğu’ya yönelik politikalarında alttan alta sezilen “Neo-İttihatçı” söylemi ve kullanmaya çalıştığı İslam Birliği “İttihad-İslam” politikalarını ve özlemini tam olarak anlayamayız. Önce olguları açalım. Sonra Erdoğan’ın politikaları hakkında bir değerlendirme yapalım: Sıraladığımız olguların açılımı: 1-Mehmet Akif İttihatçıdır. Bugünkü İslamcılar ve liberaller o dönemdeki İttihatçılara çok kızarlar ve suçlarlar. Ama ne yapalım ki, Erdoğan’ın en sevdiği Milli şairimiz Mehmet Akif Ersoy (1873-1936) İttihatçıdır. İttihat Terakki’ye 1908 Meşrutiyeti’nin ilanından hemen sonra katılır. Ama and içerken doğru görmediği şeyleri desteklemeyeceğini de belirtir. İttihatçılar o dönemde vatanı kurtarmak için uğraşan bir tür gizli örgüttür. Dönemin önde gelen pek çok subayı, aydını ve genci İttihat Terakki içinde görev alır. Mehmet Akif de onlardan biridir. 2-Mehmet Akif İttihatçıların “İttihad-ı İslam” (İslam birliği) kolunda çalışmaktadır. İttihat Terakki (Birlik ve İlerleme) çöken Osmanlı’yı kurtarmak için kurulmuş bir örgüttür. Ancak bu kurtuluşun nasıl olacağına dair çok farklı fikirler vardır. İttihatçılar içinde üç ana akım vardır: -Türkçüler -İslamcılar -Garbçılar (Batıcılar) İttihat Terakki’nin önde gelen isimlerinden şair Ziya Gökalp bu durumu şu şiiri ile özetlemiştir: “Türk milletinden, İslam ümmetinden, Garp medeniyetindeniz!” Bu sözler çok tanıdık geliyor, değil mi? Çünkü yaklaşık 100 yıl sonra da bugün Türkiye’de aynı yön ve eksen tartışmalarını yaşıyoruz. İttihat Terakki’nin programında hem Panislamizm hem de Pantürkizm vardır. O günlerde İttihad-ı İslam güçlü bir akımdır. İttihad Terakki’nin resmi başkanı ve Sadrazam Sait Halim Paşa, Mehmet Akif gibi isimler İslamcı akımın önde gelen isimleridir. Mehmed Akif 1912’den itibaren Sebil’ür Reşad dergisinde Osmanlı’nın kurtuluşu için İslam birliği ve ümmet propagandası yapacaktır. Bu dergide daha sonra İslamcı akımın önemli isimlerinden biri haline gelecek Saidi Nursi de çalışmaktadır. Aslında İttihat Terakki içindeki bu üç akım birbirleriyle de şiddetli bir çatışma ve mücadele içindedir. Tıpkı bugünkü gibi. 3-Bu kanat panislamist propaganda ile görevlidir. İttihatçı akımın bu İttihad-ı İslam kanadı, Osmanlı’nın ayakta kalması için “kavmiyet ve milliyetçilik” esaslarına dayanmadan İslam temelinde “ümmet” fikrini savunmaktadır. Bunlar sık sık dünyada 300 milyonu bulan bir “İslam milleti”nden sözeder ve bunların birleşmesini isterler. İslam dünyasının birliğini ayakta tutmak, Halifeliği de elinde tutan Osmanlı’nın görevi olmalıdır. İttihat Terakki, çöken Osmanlı İmparatorluğu’nu kurtarmak için İslam birliği fikrini de güçlü bir şekilde savunmaktadır. Ancak o dönem güçlenen Arnavut milliyetçiliği, Bulgar milliyetçiliği, Yunan milliyetçiliği, Ermeni milliyetçiliği, Arap milliyetçiliği gibi akımlar Osmanlı’nın birliğini tehdit etmekte ve imparatorluğu yıkımla tehdit etmektedir. Mehmet Akif özellikle İslam dininden olan Arnavutlar, Araplar gibi kesimlerin milliyetçilik fikrine kapılmaması ve İslam bayrağına sarılıp birlik olması için çalışır. Bunu zaten kendi samimi inançları doğrultusunda yapar. Nazım’ın dediği gibi “Akif inanmış adam”dır. 4-Mehmet Akif ayrıca İttihat Terakki’nin derin örgütü “Teşkilat-ı Mahsusa” da görevlidir. Bu konu önemli. Mehmet Akif sıradan bir İttihatçı değildir. Örgütün en derin, en bağlı ve en güvenilir unsurlarının eylem için organize olduğu Teşkilat-ı Mahsusa içinde çalışmıştır. Yani İttihatçıların gizli ve derin devletinin içinde. Kendi ifadelerine göre bu örgüte, örgütün ilk kurulduğu yıllar olan 1911’den beri yani başından beri dahildir. Kendisi 1918’de yayınladığı Milliyetçilik ile ilgili bir yazıda “Bundan 6-7 yıl evvel, Arnavutluk, Araplık, Türklük adına ortaya çıkan kavmiyet reislerini bir yere çağırıp, kavmiyet ve milliyetçilik yapmamaları, İslam davasında birleşmeleri için uyardıklarını” anlatır. (Bak. Kitap: Mehmed Akif’i Anlamak. Yağmur Yayınları. 2007. Tahsin Yıldırım-Şaban Özdemir.Sayfa 93 ) Ancak “Heyhat! Bu teklif hiçbirinin işine gelmedi!” diye de ekler Akif. Bu konuda “faaliyet ve mücahade gerekir. Çünkü burada izah edemeyeceğimiz bir çok gizli sebepler mevcut idi” diye belirtir aynı yazıda Mehmet Akif. Çünkü o toplantı Teşkilatı Mahsusa’nın İslam birliği için yaptığı gizli bir toplantıdır. Mehmet Akif gizli örgütün kurulduğu 1911’lerden itibaren özellikle Arapların İslam birliğine katılması için çalışmaktadır. Erdoğan’ın alıntı yaptığı “Türk Arabsız yaşamaz” şiirini de Mehmet Akif 6 Mart 1913’te yazar. Bu önemli bir tarihtir. Çünkü 23 Ocak 1913 günü Enver Paşa Teşkilatı Mahsusa’dan Yakup Cemil ile birlikte ünlü Babıali baskınını yapmıştır. Ölen ve yaralananlar olmuştur. Enver Paşa, Sadrazam Mehmet Kamil Paşa’nın başına tabanca dayayıp istifasını yazdırır. Enver Paşa yönetimindeki İttihat Terakki bu darbe ile yönetime el koyar. Mehmet Akif aynı tarihlerde Teşkilat-ı Mahsusa görevlisi olarak 1 ay boyunca Mısır’a gider. İslam Birliği ve Arapların durumu hakkında incelemelerde bulunur. İstanbul’a döndükten sonra “Türk Arabsız yaşamaz” diye o şiiri yazar. Şiir daha çok Araplara dönük bir propaganda şiiridir. Onları İslam temelinde Osmanlı birliğine çağırmaktadır. Zaten aynı şiirin bir üst kıtasında Mehmet Akif şu mısraları da yazar: “Arabın Türke; Lazın Çerkese, yahud Kürde; Görüldüğü gibi Akif elinden geldiğince kavmiyet ve milliyet fikirlerine karşı çıkmakta ve İslam birliğini, ümmet bilincini savunmaktadır. Şiirleri bu davanın bayraktarlığını yapar. Erdoğan’ın okuduğu o dizeler Safahat’ın 1928 baskısından çıkarılmıştır. Çünkü o sırada Türkiye’de milliyetçilik ağır basar ve Arap yandaşlığı tepki çekmektedir. 5-M. Akif Teşkilatı Mahsusa adına Berlin’e gider. İslam propagandasında çalışır. Mehmet Akif 1. Dünya Savaşı patladıktan sonra 1915 Mart ayında tam da Çanakkale savaşlarının patladığı sırada Teşkilatı Mahsusa tarafından Berlin’e gönderilir. Enver Paşa’nın izniyle kendisini Berlin’e yollayan Teşkilatı Mahsusa’nın önde gelen liderlerinden Kuşçubaşı Eşref’tir. Akif Berlin’e Alman imparatorunun daveti çerçevesinde gider. En iyi şekilde ağırlanır. Almanya’da bulunan Müslüman esirlere konuşmalar yapar. Onları İslam davası için İngilizlere karşı savaşmaya, cihada çağırır. Almanlar Akif’in yazdığı Arapça propaganda metinlerini Fransızların yanında savaşan Müslüman askerlere uçaklarla atarlar. Mehmet Akif Berlin’den etkilenir. Işıklarını, yollarını, cafelerini, insanlarını, Almanların akıl ve fenni birleştiren sistemini öven bir şiir yazar. (Bak. Safahat. Beşinci kitap. Berlin hatıraları. Sayfa 319) Mehmet Akif’ten şiir okumayı çok seven Sayın Başbakan Erdoğan bir karşılaşma’da Merkel’e şu Akif’ten satırları da okursa, belki AB konusunda daha tatmin edici bir sonuç alabilir. Şöyle diyor Akif: “Değil mi ki anasın sen? Değil mi Almansın? Akif’in bu mısraları da boş değildir. Çünkü Almanya o yıllarda Müslüman dünyanın koruyuculuğuna soyunmuştur. İngiliz emperyalizmine karşı İslam dünyasını ayaklanmaya ve harekete geçirmeye çalışmaktadır. Kayzer Wilhelm’in 1899’da yaptığı Filistin ziyareti Müslüman dünyada büyük umutlar yaratmıştır. 6-Mehmet Akif Alman askeri istihbaratının İngilizlere karşı ilan ettiği “Kutsal Cihad”da görev alır. Almanya 1900’lü yılların başından beri Ortadoğu ve İslam dünyası ile ilgilenmektedir. Asıl amaç dünyadaki ve bölgedeki İngiliz üstünlüğüne son vermek ve orada Alman hakimeyetini kurmaktır. Almanya bunun için stratejik olarak Osmanlı ile işbirliğini seçer. Enver Paşa’nın şahsında sağlam bir Alman müttefeki bulacak ve Enver Paşa yönetimindeki Osmanlı ordusunu kendi ordusu gibi cepheden cepheye sürecektir. Ancak Almanya bununla yetinmez. Alman askeri istihbaratı bir şey daha keşfeder. “Cihad”, ya da “Kutsal Cihad”. İslam dünyasını İngilizlere karşı ayaklandırmak ve İngilizleri yıpratmak için Almanlar dini savaş motifini ellerinden geldiğince kullanmak isterler. Bu fikrin babası Max von Oppenheim denilen ve Ortadoğu’da arkeolojik araştırmalar da yapan oldukça maceracı bir Almandır. Takma adı “Ebu Cihad”dır. Mısır’da Tell Halaf diye bilinen antik kent kalıntılarını bulur. Daha sonra Müslümanları harekete geçirmek için istihbarat faaliyetleri ile uğraşır. Dünya Savaşı boyunca (1914-18) İstanbul’daki Alman elçiliğinde istihbarat faaliyetlerini yönetir. Kendisi tabii ki Teşkilat-ı Mahsusa’nın da yöneticileri arasındadır. Berlin'de Alman istihbaratı içinde sadece "Cihad" için çalışan ayrı bir büro kurulur. Bültenler, kitaplar basılır, adamlar örgütlenir, bu uğurda milyonlarca mark harcanır. 7-M. Akif daha sonra 1916’da Almanlar tarafından Teşkilatı Mahsusa ile birlikte Arap çöllerine yollanır. İşte Mehmet Akif Almanya’nın bu Ortadoğu’daki bu “Kutsal cihad” faaliyeti içinde aktif görev alır. Faaliyetinin tamamını Almanya Berlin’de bastırılan Osmanlı altın paraları ile finanse etmektedir. Bir araştırma Teşkilat-ı Mahsusa’ya bütün bu dönem içinde 4 milyon kadar Osmanlı altını aktarıldığını yazar. Falih Rıfkı Atay, Cemal Paşa’nın yanında katıldığı Ortadoğu savaşlarını ve Kanal harekatını anlattığı ünlü “Zeytindağı” eserinde, İstanbul’da basılan ve Berlin’de basılan altınlar arasında bir renk farkı olduğunu anlatır. Berlin altını biraz daha kızıla çalmaktadır ve Ortadoğu’da dönen bütün altınlar işte bu “Kızıl altınlar”dır. Yani paralar Berlin’den gelmektedir. Teşkilat-ı Mahsusa Kuşçubaşı Eşref’in belirttiği gibi “denetim ve kontrol dışı” bir bütçeye ve kasaya sahiptir. Harcamalar güven üstüne kuruludur. Ancak Mehmet Akif’in parayla pulla işi yoktur. Teşkilat-ı Mahsusu için Arabistan çöllerine giderken, Kuşçubaşı Eşref’in ailesine para bırakma önerisini bile “Beni bu işlere karıştırmayın, siz gereğini yapın” diye yanıtlar. Yani Mehmet Akif, Ortadoğu’da Almanların kontrolündeki İslam cihadı için çalışmış, ancak bunu para, pul, şöhret ve mevki için değil, kendi İslam inancı ve kararlılığı doğrultusunda yapmıştır. 8-M. Akif ve Teşkilatı Mahsusa’nın görevi Arapları İngilizlere karşı kışkırtmaktır. Kuşçubaşı Eşref, Mehmet Akif ve kendisi dahil toplam 4 kişilik bir heyetle 1916 Arabistan’da gider. Arap topluluklarını, kabileleri, şeyhleri İngilizlere karşı harekete geçirmeye çalışırlar. Kah konuşarak, kah Kur’andan ayetler okuyarak, kah tehdit ederek, kah çil çil altın dağıtarak. Bu operasyon sırasında Akif 1.5 yıl kadar Arap çöllerinde, Arapları Osmanlı’nın ve Almanların yanına çekmek için çalışır. Çanakkale’de zafer haberini de Arap çöllerinde alacak ve ünlü “Çanakkale Şehitleri’ne destanını” yine büyük bir heyecanla bu çöllerde yazacaktır. Aynı dönemde ünlü İngiliz casusu Lawrence de (Thomas Edward Lawrence -1888-1935) Arap çöllerindedir. Arapları Osmanlı’ya karşı isyana kışkırtır. Bütün bu süreç içinde İttihat’ı Terakki’den Mehmet Akif, Arapları “Türk Arabsız yaşamaz, kavmiyet, milliyet davası gütmeyin, İslam bayrağı altında ümmet olarak birleşin” diye Kur’an temelinde ikna etmeye çalışırken, başka bir İttihatçı da Araplara başka ikna yöntemleri uygular! İttihat Terakki’nin üç yöneticisinden biri olan ünlü Cemal Paşa (Hasan Cemal’in dedesi) 4. Ordu Komutanı’dır. Karargahı, Kudüs’te ünlü Zeytindağı’nın tepesindeki Alman misafirhanesindedir. Cemal Paşa o yıllarda, Arap milliyetçiliği yapan Arapların önde gelen aydınlarını, yazarlarını, zenginlerini ve işadamlarını gözünün yaşına bakmadan sıra sıra asmaktadır. İdam sehpaları ve sahneleri uzayıp gider. Bir kısmını Falih Rıfkı yine “Zeytindağı” adlı eserinde anlatır. 9- M. Akif ve Teşkilatı Mahsusa aynı yıllarda orada görev yapan ünlü İngiliz casus Lawrence’e karşı, Alman-Osmanlı cephesinde yeralırlar. Casus savaşları kızışır. Teşilat-ı Mahsusa heyeti ve Mehmet Akif bu dönemde, İngilizlere karşı Alman cephesinde yeralırlar. Karşı casus ve istihbarat faaliyetinde ise ünlü Lawrence vardır. Sonunda Araplar üzerindeki bu propaganda ve yanına çekme savaşını İngilizler kazanır. Casus Lawrence’in etkisindeki Mekke Emiri Şerif Hüseyin 1916’da bazı Arap kabilelerle birlikte İngilizlerin yanında yeralarak Osmanlı’ya karşı ayaklanır. Bu genel olarak “Araplar Osmanlı’ya ve Türklere ihanet etti” algısını doğurur. Günümüzde bir çok araştırmacı aslında Filistin’in ihanet etmediğini ve genel olarak Osmanlı’yı destekdiğini savunsa da, Ortadoğu’da “İttihad-ı İslam” macerası hüsranla biter. Araplar Türkleri ve Osmanlı’yı desteklemez. Okunan ayetler ve dağıtılan avuç avuç altınlar da işe yaramaz. Osmanlı kuvvetleri büyük bir bozgun içinde kaçarak Anadolu’ya sığınır. Onbinlerce Anadolu çocuğunun kanı ve cesetleri sahipsiz ve isimsiz bir şekilde kumlara gömülür gider. Bu hazin süreci de merak edenler “Zeytindağı” eserinde okuyabilir. O yönde Anadolu’yu savunacak son cepheyi geri çekilen birliklere kumanda eden Mustafa Kemal kuracaktır. Bu cephe daha sonra “Misak-ı Milli” olacak bugünkü sınırlara yakındır. 10-İslam Birliği hayali suya düşer. Araplar İngiliz desteği ile Osmanlı’ya karşı ayaklanır. Alman-Osmanlı cephesi yenilir. Ortadoğu ve kutsal toprakları terk eder. Mehmet Akif yurduna döner ve İstiklal Savaşı’na katılır. Milli Mücadele Meclisi’nin görevlendirmesi ile İstiklal Marşı’nı yazar. Böylece İttihatçılar’ın yönetimindeki Osmanlı imparatorluğu Almanlarla birlikte büyük bir yenilgiye uğrar. Sıkı bir Alman taraftarı olan Enver Paşa Almanya’ya kaçacak daha sonra bu sefer Rusya’da Bolşeviklere karşı Tacikistan’da “Basmacı” denilen Orta Asyalı mücahitlerle birlikte “İttihad-ı İslam” temelinde “cihad” yapmaya çalışırken, mitralyöz ateşi ile can verecektir. Mehmet Akif artık İstanbul’dadır. 1918’de işgal ordularının gelişini acı içinde seyreder. İlk fırsatta Anadolu’ya geçerek Mustafa Kemal’in saflarında Milli Mücadele katılır. Yine her yeri gezerek “İslam, millet ve ümmet” temelinde halkı milli mücadele katılmaya çağırır. Başarılı bir hatiptir. Gittiği her yerde heyecan yaratır. 1920’de Milli Meclis’te Burdur milletvekili olarak görev alır. 1921’de Meclis’in isteği ve kararı ile İstiklal Marşı’nı yazar. 1925’te biraz da, Türkiye’de kendi tasvip etmediği reformlar ve değişim nedeniyle, Türkiye’yi terk ederek Mısır’a yerleşir, ama yaz aylarında gelip gider. Mısır’da İslam dersleri verir. Diyanet kendisine ısrarla Kur’an’ı Türkçeye çevirme işini verir. Bunu 30’lu yıllarda yapar. Ancak kendisi tatmin olmaz, veya yanlış amaçla kullanılacağını düşünür. Vasiyeti üzerine yakınları ölümünden sonra Kur’anın bu Türkçe çevirisini yakarlar. Okuyan bazı kişilerin deyişi ile mükemmel bir eserdir. Mısır’da sıtmaya yakalanır, 1936’da İstanbul’a döner ve burada hayata veda eder. Evet, Mehmet Akif’in “İttihat ve Terakki, İttihad-Islam, Teşkilat-ı Mahsusa, Ortadoğu, Arap çölleri ve ‘Türk Arabsız yaşamaz’ dizelerinin arkasında işte böyle oldukça fırtınalı bir hayat vardır. Erdoğan’ın “İttihad-ı İslam” arayışında Enver Paşa gölgesi Burada ilginç nokta Başbakan Erdoğan’ın Mehmet Akif’ten sık sık alıntı yaparak, adeta o dönemde, anlattığımız şartlarda yaşanan “İttihad-ı İslam” anlayışını yeniden canlandırma çabasıdır. O dönem bu “İslam birliği” Almanların desteğinde, İngilizlere karşı yapılmaya çalışıldı. Bugün, Erdoğan biraz da desteksiz olarak, İsrail’e karşı “İttihad-ı İslam” yapma çabasında. Yanımıza Suriye, Ürdün, İran’ı çekerek bu anlayışı bir tür platforma taşımaya çalışıyor Erdoğan. Bu çabalar tarihi perspektiften bakınca, biraz Neo-İttihatçılık diyebileceğimiz bir şeyi anımsatıyor insana. Neo-Osmanlı değil, ama “Neo-İttihatçı” Neden? Çünkü Osmanlı, devlet politikasında, güç politikasında ciddi, geleneklere bağlı ve dikkatliydi. Boşa konuşmayı, boşa adım atmayı ve sonuçsuz hareketi sevmezdi. İttihatçılar öyle değildi. İttihatçılar cesur, maceracı, hesapsız, risk almayı seven insanlardı. İdealist ve romantiktiler. Gerçeklerden çok hayalleri ve inançları peşinde koşarlardı. Gözünü budaktan sakınmaz, dava uğruna insan feda etmek çekinmezlerdi. Kabadayı idiler. Dünyaya posta koymayı çok severlerdi. Güce ve fiili durum yaratmaya inanırlardı. Strateji bilmezlerdi, ama taktikde iyi idiler. Erdoğan’ın bugün dünyada, Ortadoğu’da izlediği politikalar, İran’la nükleer takas, ABD’ye ve AB’ye posta koyma, Gazze’deki Müslümanlara sahip çıkma ve İsrail’e meydan okuma politikaları insana nedense, daha çok İttihatçı söylemleri hatırlatıyor. Bu söylemlerin ve tutumun arkasında adeta bir Enver Paşa gözü karalığı geziniyor. Zaten bütün bu yazıyı da bunun için yazdım. “Tarihi bilmek gerek” diyen Sayın Erdoğan’a okuduğu Mehmet Akif dizeleri arkasında yatan dramı, hayal kırıklıklarını ve hazin macerayı bir daha hatırlatmak için. Günümüzde Türkiye tıpkı 100 yıl önceki gibi yine “Ulusçuluk, İslamcılık ve Batıcılık” akımları arasında bir çekişmeye sahne oluyor. Ülkemizin ne tarafa gideceği, bütün akımların, kurumların ve kişilerin davranışları sonucu belirlenecek. Ama yine büyük bir çekişme yaşandığı kesin. Bu yüzden 100 yıl önce bu akımların yaptıkları hareketlere ve aldıkları sonuçlara daha dikkatli bir gözle bakmakta yarar var. Tarih, kimse için pek ders alınacak bir şey değildir! Ama yine de, Başbakan’ın okuduğu güncel şiirlerin ardında tarih gezilerine çıkmak eğlenceli olabilir. Bu yazı biraz da bunun için yazıldı… Meraklısına Notlar: -Enver Paşa’nın İslam hayalciliği, Mustafa Kemal gerçekçiliği Bütün bu olaylardan çıkabilecek bazı noktaların da altını çizmekte yarar var. Enver Paşa ne kadar hayalci, maceracı ve romantikse, Atatürk o kadar gerçekçi, akılcı ve realistti. Enver Paşa koskoca bir imparatorluğu, Alman yandaşlığı, savruk politikalar, hesapsız askeri hareketlerle dağıttı. Enver Paşa cihad ilan etti, şeriata uygun talimatnameler çıkardı. O savaş yıllarında kadınların giysisi ile uğraşıp, şeriata uygun tesettür yapmaya çalıştı. Atatürk elde son kalan Anadolu üstünde milli güçlere ve halka dayalı, çağdaş, modern bir cumhuriyet kurdu. Türk insanını çağdaş vatandaş ve birey haline getirdi. Kadınlara haklarını verdi. Siyasal sisteme parlamentarizmi yerleştirdi. Geçmişten ders alınacaksa, en azından iki liderin tutumundaki farka dikkat etmek gerek. -Teşkilat-ı Mahsusa’dan, Nurculuğa ve Gülen hareketine Teşkilat-ı Mahsusa (Özel örgüt) uzun süre İttihad-ı İslam için çalıştı. Saidi Nursi bu hareket içinde yeraldı. İslamcı örgütlenmeler bu dönemden beri bir tür “gizli teşkilatlanma geleneği” içinde yapıldı. Nurculuk bu temel üzerinde yükseldi. Nurculuktan türeyerek günümüze kadar gelen Gülen hareketinin devlete ve otoriteye saygılı geleneğinde belki de Teşkilat-ı Mahsusa’nın 100 yıllık izlerini aramak lazım. Günümüzde İslamcılar ve liberaller Teşkilat-ı Mahsusa’ya kızarlar. Hatta o örgütte Ergenekon’un çekirdeğini ve atasını gören yazılar bile yayınlanıyor. Bu örgütün MİT’e temel olacak yapıyı kurduğu da biliniyor. Bu yüzden Mehmet Akif gibi İslamcı akımın sembol isimlerinden birisinin Teşkilat-ı Mahsusa içinde özel bir yer ve rol aldığı üzerine de biraz düşünmek gerek. Mavi Marmara’da Teşkilatı Mahsusa hayaletleri Hele son olarak Gazze’ye ablukayı kırmaya giden Mavi Marmara operasyonu içinde adeta Teşkilat-ı Mahsusa hayaletlerinin dolaştığını da söylemek fazla abartma olmayabilir. Gemiye binenlerin çoğu “fedai” konumunda idi. Üstelik Furkan gibi 19 yaşındaki genç delikanlılar bile bunu “şahadet şerbetini içmek” gibi bir amaçla yapıyorlardı. Gemide bulunan Hakan Albayrak açıkça Mavi Marmara ile Ortadoğu’ya “ümmet bilinci” vermekten sözediyor. Bütün bunlar insana ister istemez 100 yıl öncesinin “İttihad-ı İslam” arayışlarını ve Teşkilat-ı Mahsusa’nın fedailere dayalı, gözünü budaktan sakınmayan eylemlerini çağrıştırıyor. Lawrence’e karşı Mehmet Akif değil, ama Halid Ziya başarılı! Ama dikkat! Bugünkü Hürriyet’te bir manşet yayınlandı.(14.06.2010) “Lawrence’ten bu yana çok şey değişti” manşeti. Haber Tesev’in 7 Arap ve İslam ülkesinde yaptığı bir araştırmasına dayanıyor. Bu ülkelerde insanların yüzde 75’i Türkiye’ye olumlu gözle bakıyor. Bu insanlar Türkiye’yi İslam ve demokrasinin başarılı sentezi olarak görüyor. Türkiye modelini benimsemek istiyorlar. Türk dizilerini ilgi ile izliyorlar. Bundan çıkan sonuç şu: Arap dünyası Türkiye’yi “daha İslamcı” olduğu için değil, “daha Batılı, özgür ve demokratik” olduğu için beğeniyor. Bunun için örnek almak istiyor. Dizilerde “Aşkı Memnu’nun Arap ülkelerinde çok tutulduğu”, Behlül ve Bihter’in hayranlıkla izlendiği de biliniyor. Yani 100 yıl önce Mehmet Akif’in Safahat’ta anlattığı kahramanlar ve İslamcılık Arapları fazla etkilemedi, ama yine 100 yıl önce bir başka Türk yazarının, Halid Ziya Uşaklıgil’in yarattığı Behlül ve Bihter gibi yasak aşkın kahramanları, 100 yıl sonra Arabistan’da özlenen demokratik devrimi ve kadın özgürlüğünü daha derinden etkileyecek gibi görünüyor. Bu da tarihin bir cilvesi olsa gerek… Kerem Çalışkan - Euractiv.com.tr - Yayın Yönetmeni - 29.12.2010 |

Merkel ve Sarkozy Euro krizinde 'Alman usulü'nde direniyor:
Herkes borcu kendi ödesin!
AB liderleri 16-17 Aralık Zirvesi’nde biraraya geliyor. Gündemde Euro krizi var. E-tahvil çıksın mı? AB Kurtarma Fonu miktarı yükseltinsin mi? soruları masada. Merkel ve Sarkozy geçen hafta yaptıkları ikili Mini-Zirve’de E-tahvile de, Kurtarma Fonu’nu arttırmaya da karşı çıktılar! Merkel ‘Alman usulü’nde ısrarlı: Yani Yunanistan ve İrlanda gibi borçlu ülkeler yüksek faiz faturasını kendi cebinden ödesin!
Kerem Çalışkan'ın analizi. 13.12.2010
Euro krizde. Avrupa krizde.
Euro’nun ve AB’nin geleceği uluslararası planda da endişe yaratıyor.
Euro krizinin ana nedeni, 16 ülkeyi kapsayan Euro bölgesinde tek tek ülkelerin ağır borç krizine sürüklenmeleri.
Sorun Yunanistan ile başladı, şimdi İrlanda’ya sıçradı.
Portekiz’in bu kervana katılması kaçınılmaz görünüyor.
İspanya, hatta İtalya’nın da borç krizine sürüklenmesinden çekiniliyor.
AB ve IMF Yunanistan’ı kurtarmak için ortak bir AB Kurtarma Fonu oluşturdular.
AB ülkeleri 2013’e kadar geçerli olan bu 750 milyar euroluk bu şemsiye fonunun yaklaşık 500 milyar eurosunu karşılayacaklar. Geri kalan 250 milyar euro IMF’ten gelecek.
Yunanistan uzun vadede 500 milyara yakın bir destek alacak.
Buraya kadar her şey normal gitti.
Ancak sorun bununla bitmedi ve bitmiyor.
Çünkü bu kurtarma paketinin ilanından sonra önce İrlanda, kurtarma paketine muhtaç kaldı ve 85 milyar euro da ona veriliyor.
Ama Portekiz ve hele 1.7 trilyon euroluk dev ekonomisi ile İspanya’nın Kurtarma Paketi’ne başvurma ihtimali Euro bölgesinin tümünü kırılgan hale getiriyor.
Almanya E-Tahvile karşı
Burada yeni bir öneri devreye girdi.
Euro Bölgesi Grup Başkanı ve Luxemburg Başbakanı Jean Claude Juncker, gayet anlaşılır nedenlerle borç krizini daha rahat ve piyasa koşulları içinde karşılamak için bir Avrupa Merkez Bankası’nın ortak “AB Devlet tahvili” çıkarmasını istedi.
Bunun adına kısaca E-Tahvil deniyor. E harfi hem Euro’yu hem Avrupa’yı karşılıyor.
E-tahvil çıkarsa, Euro bölgesinin borç yükünü bir ölçüde rahatlatacak.
Ve borç faizlerini aşağıya çekecek.
Şimdi Yunanistan ve İrlanda gibi ülkeler kendi devlet tahvilleri için çok yüksek faiz ödemek zorunda kalıyorlar.
E-tahvil faizi aşağıya çekerek bu ülkeleri rahatlatacak.
Böylece borçlu ülkeler uzun vadeye yayılan borç faizini, Avrupa Merkez Bankası üzerinden AB ülkelerine ödeyerek avantajlı konuma gelecekler.
Euro bölgesi de böylece dayanışma göstererek, dünya piyasası önünde mali ve siyasi irade göstermiş olacak.
Ancak bu “makul” görünen projeye ve E-tahvil çıkarılmasına özellikle Merkel kesinlikle karşı çıkıyor.
Merkel’in gerekçesi ise Alman halkının bu konudaki öfkesi ve tepkisi.
Almanlar Yunanistan’ın aşırı harcamalarının faturasını ödemek istemiyorlar.
Çünkü E-tahvil sistemi borçlu ülkelerin borcunu sonuçta Alman ve Fransızların vergilerinden karşılayan bir “para transferi” sistemine dönüşecek.
Alman medyasında bu yüzden Avrupa Birliği için sık sık “Para Transferi Birliği” terimi kullanılmaya başlandı.
Alman ekonomi çevreleri ve finans uzmanları artık ciddi ciddi Almanya‘nın Euro’dan çıkıp Mark’a dönme ihtimalini de tartışıyorlar.
Alman halkının yarısından fazlasının da Mark’a dönme eğiliminde olduğu biliniyor.
Ancak Almanya’nın Mark’a dönmesi AB Projesi’nin çökmesi demek.
Bu yüzden Merkel dahil hiç kimse, Avrupa’yı çökerten lider olmak istemiyor.
Merkel ve Sarkozy bu yüzden geçen hafta yaptıkları toplantıda “Euro’ya bağılıyız” mesajını yinelediler.
Ancak bu Zirve’de Merkel ve Sarkozy’nin gayretleri ile E-tahvil önerisinin bir kez daha reddedilmesi, hatta gündeme bile gelmemesi bekleniyor.
Euro Grup Başkanı Juncker’in kendisini AB konusunda vizyonsuzlukla suçlamasını ise Merkel anlaşılan fazla ciddeye almıyor.
Almanya, Yunanistan ve İrlanda gibi borçlu ülkelerin aşırı faizi, aşırı kemer sıkma ve acıtıcı ekonomik önlemlerle ödeyerek “cezasını çekmesini” istiyor!
Yani Merkel’e göre Euro bölgesinde borç hesapları “Alman usulü” ödenmeli!
Bu şu demek: Her ülke borcunu kendi cebinden ödemeli.
Yoksa müsrifçe para harcayıp, yiyip içip, borç faturasını Almanlara yıkmamalı!
Borçları E-tahvil ile ortak fatura dönüştürüp AB’nin (Ağırlıkla Almanların) üstüne de yıkmamalı!
750 milyarlık Kurtarma Fonu artar mı?
E-tahvile kesinlikle karşı çıkan Merkel ve Sarkozy İkilisi Bu Zirve’de AB Kurtarma Fonu’nun 750 milyar Euro’dan 1.5 trilyon Euro’ya çıkmasını ve süresinin de 2013’ten daha ileri bir tarihe uzatılmasını tartışmak zorunda kalacaklar.
Çünkü E-tahvil olmazsa, AB’nin uzun vadede kendi bünyesindeki borçlu ülkelerin sorunlarını ortak bir şekilde çözeceğine dair bir güvence olması gerekiyor.
Piyasa (Uluslar arası piyasalar) AB’den bu adımı bekliyor.
Bu adım E-tahvil olmazsa, Kurtarma Fonu’nun arttırılması şeklinde ortaya çıkıyor.
Ancak Merkel ve Sarkozy şu anda Fon’un arttırılmasına da karşılar.
Bu yüzden Fon konusundaki karar bu Zirve’den çıkmayabilir.
Fon konusundaki kararın 2011’in ilk çeyreğine sarkması ihtimali yüksek.
Peki Merkel ne istiyor?
Burada daha çok “olmaz”larını sıralayan ve bu yüzden AB içinde Sarkozy ile birlikte giderek yalnızlaşan ve tepki çeken Merkel’in ve Almanya’nın ne istediği sorusu öne çıkıyor.
Almanya ve şu anda onun lideri konumundaki Merkel’in istekleri şöyle sıralanabilir:
1-Borçlu ülkeler çok sıkı kemer sıksın!
2-Borçlu ülke ve bankaların riskini devlet üstlenmesin, özel bankalar ve bireysel yatırımcı üstlensin.
3-Borçlu ülkelerin AB’de söz hakkı askıya alınsın.
4-AB içinde, tek tek ülkelerin ekonomilerini denetleyen daha sıkı bir mekanizma kurulsun.
5-Almanya ve Fransa’dan başlayarak vergi sistemleri ve giderek kamu personel harcamaları tek ortak sisteme bağlanarak eşitlensin.
Almanya’nın bu önerileri aslında Euro bölgesi ve AB ekonomik modelinin merkezileşmesini hedefliyor. Merkel tabii ki bu ortak mekanizmaların daha çok Alman uzmanların sorumluluğunda olmasını da tercih ediyor. Bu kavga şimdilik Avrupa Merkez Bankası’nın başına kimin geçeceği şeklinde yaşanıyor.
AB ve Euro daha uzun süre dalgalanacak
Bütün bu gelişmelerden çıkan sonuç şu: AB ve Euro daha uzun süre dalgalanacak.
Euro bölgesi kırılganlığını koruyacak.
Çünkü AB henüz ölçek olarak “yönetilebilir ortak bir ekonomik model” oluşturamadı.
AB’de siyasi kararlar, ekonomik kararları yönlendirecek bir durumda değil.
AB’de tek tek ülkelerin kalkınma, işsizlik, para ve finans politikaları da henüz ortak bir merkez tarfaından yönetilebilir durumda değil.
Oysa AB eğer ABD gibi kıtasal ölçekte bir oyuncu olacaksa, bu merkezi birliği gerçekleştirmek zorunda.
Ancak AB’nin bugünkü yapısı içinde Almanya ve Fransa gibi ülkeler, Avrupa kıtası içinde “büyükçe bir kasaba” görüntüsü sergiliyorlar.
“Büyükçe kasaba” burada Almanya ve Fransa’nın sorunları kendi kasaba sınırları içinde algılamaları ve çözmeleri anlamını taşıyor.
Bu yüzden Merkel ve Sarkozy de şu anda “kasaba politikacısı” sınırlarını aşarak daha büyük bir Avrupa vizyonu sergilemekten uzak noktadalar.
Bu kasaba politikası, Almanya'nın Marka'a dönmesine ve AB'nin çökmesine yol açar mı?
Zor, ama tümüyle imkansız değil.
Eğer borç krizi İspanya'yı da içine çeken biri kara deliğe dönüşürse, başta Almanlar herkes başının çaresine sakmak zorunda kalabilir.
AB bir gün Avrupa çapında daha büyük vizyonel politikalar güden liderlere kavuşur mu?
Bunun için herhalde AB yönetiminin daha etkili ve yetkili bir şekilde merkezileşmesi gerekiyor.
Ve bu yönetimi oluşturacak liderlerin de, Avrupa çapında tüm AB vatandaşlarını kapsayan genel ve büyük seçimlerle göreve gelmesi gerekiyor.
AB’nin vizyonu zaten bu!
Ama bu vizyon henüz “hayal” denecek kadar uzak duruyor.
© Kerem Çalışkan-Euractiv.com.tr Yayın Yönetmeni

Erdoğan Neo-İttihatçı mı? İttihatçı M. Akif Arap şiirlerini Teşkilatı Mahsusa’da mı yazdı?
Erdoğan’ın politikası için Neo-Osmanlı deniyor. Ama daha çok Neo-İttihatçı bir hava taşıyor. Erdoğan’ın sık sık şiirlerini okuduğu Mehmet Akif İttihatçıydı. Hem de İttihatçıların derin örgütü Teşkilatı Mahsusa’dandı. Arap şiirlerini bu örgütte çalışırken İttihad-ı Islam hareketi için yazmıştı. Teşkilatı Mahsusa onu Berlin’e yolladı. Akif, Almanya’nın İngilizlere karşı ilan ettiği “Kutsal Cihad” içinde görev aldı. Arap çöllerinde İngiliz Casus Lawrence’a karşı Teşkilatı Mahsusa ile çalıştı. Euractiv Yayın Yönetmeni Kerem Çalışkan'ın analizi - 14.06.2010
Türkiye’nin ekseni kaydı mı? Batı’dan İslam dünyasına mı kaydı? AKP’nin yeni politikaları Neo-Osmanlı mı? Erdoğan ve Davutoğlu Ortadoğu’da yeni bir İslam birliği mi kurmaya çalışıyorlar. Erdoğan İslam dünyasının liderliği rolüne mi soyundu?
Bütün bu sorular bugün tüm dünyada ve Türkiye’de tartışılıyor.
Başbakan Erdoğan ve AKP yönetimi “eksen kaydı” sözlerine çok kızıyorlar.
Cumhurbaşkanı Gül de kızıyor.
Başbakan Erdoğan son olarak Rize’de “Bize Gazze ile niye ilgileniyorsun, diye soranlar tarihimizi bilmeyenlerdir” dedi. Erdoğan haklı. Osmanlı’nın tarihi Ortadoğu ile iç içe geçmiştir. Özellikle Osmanlı’nın yıkılışı döneminde Arabistan ve Kanal savaşları büyük ve tayin edici rol oynamıştır.
Tarih güzel bir uğraştır.
Ders almasını bilenler için de hayli malzeme ile doludur.
Erdoğan İsrail karşıtı Ortadoğu politikasını savunurken, sık sık “Tarihimizi bilmek gerek” dediği için o tarihe göz atmakta yarar var.
İstanbul’da geçen hafta yapılan Türk-Arap İş Forumu Zirvesi’nde Erdoğan çok sevdiği Mehmet Akif’ten bu kez şu şiiri okudu:
“Türk Arabsız yaşamaz. Kim ki ‘yaşar’ der, delidir!
Arabın, Türk ise hem sağ gözü, hem sağ elidir”
(Safahat. İnkilap Yayınları. 2008)
Erdoğan’ın okuduğu bu sözler Türk kamuoyunda da çeşitli tartışmalara yol açtı.
Aralarında duayen gazeteci Altan Öymen’in de bulunduğu çeşitli yazarlar, şiirin yazıldığı tarihi şartlara dikkat çektiler. Ama hiç biri bu şiirin ve Mehmet Akif’in o sırada içinde bulunduğu durumun derinliğine inmediler.
Oysa tarih, dikkat, ayrıntı ve “gerçeği” ister.
Öyleyse Erdoğan’ın tavsiyesine uyup o dönemdeki kendi tarihimize biraz eğilelim.
Önce o tarihe baktığımız zaman ortaya çıkan bazı olguları ve gerçekleri sıralayacağım.
Daha sonra bunları açmaya çalışacağım.
O dönemin olguları şöyle sıralanabilir:1
1-Mehmet Akif İttihatçıdır.
2-İttihatçıların İttihad-ı İslam (İslam Birliği) kolunda çalışmaktadır.
3-Bu kanat panislamist propaganda ile görevlidir.
4-Mehmet Akif ayrıca İttihat Terakki’nin derin örgütü Teşkilatı Mahsusa’da görevlidir.
5-M. Akif Teşkilatı Mahsusa adına Berlin’e gider. İslam propagandasında çalışır.
6-Alman askeri istihbaratının İngilizlere karşı ilan ettiği “Kutsal Cihad”da görev alır.
7-M. Akif daha sonra 1916’da Almanlar tarafından Teşkilatı Mahsusa ile birlikte Arap çöllerine yollanır.
8-M. Akif ve Teşkilatı Mahsusa’nın görevi Arapları İngilizlere karşı kışkırtmaktır.
9- M. Akif ve Teşkilatı Mahsusa aynı yıllarda orada görev yapan ünlü İngiliz casus Lawrence’e karşı, Alman-Osmanlı cephesinde yeralırlar. Casus savaşları kızışır.
10-İslam Birliği hayali suya düşer. Araplar İngiliz desteği ile Osmanlı’ya karşı ayaklanır.
Alman-Osmanlı cephesi yenilir. Ortadoğu ve kutsal toprakları terk eder. Mehmet Akif yurduna döner ve İstiklal Savaşı’na katılır. Milli Mücadele Meclisi’nin görevlendirmesi ile İstiklal Marşı’nı yazar.
Evet, olgular bunlar.
Yani Mehmet Akif’in “Türk Arabsız yaşamaz” şiirinin arka planını da iyi bilmek ve anlamak gerekir.
Yoksa Erdoğan’ın Ortadoğu’ya yönelik politikalarında alttan alta sezilen “Neo-İttihatçı” söylemi ve kullanmaya çalıştığı İslam Birliği “İttihad-İslam” politikalarını ve özlemini tam olarak anlayamayız. Önce olguları açalım. Sonra Erdoğan’ın politikaları hakkında bir değerlendirme yapalım:
Sıraladığımız olguların açılımı:
1-Mehmet Akif İttihatçıdır.
Bugünkü İslamcılar ve liberaller o dönemdeki İttihatçılara çok kızarlar ve suçlarlar. Ama ne yapalım ki, Erdoğan’ın en sevdiği Milli şairimiz Mehmet Akif Ersoy (1873-1936) İttihatçıdır. İttihat Terakki’ye 1908 Meşrutiyeti’nin ilanından hemen sonra katılır. Ama and içerken doğru görmediği şeyleri desteklemeyeceğini de belirtir. İttihatçılar o dönemde vatanı kurtarmak için uğraşan bir tür gizli örgüttür. Dönemin önde gelen pek çok subayı, aydını ve genci İttihat Terakki içinde görev alır. Mehmet Akif de onlardan biridir.
2-Mehmet Akif İttihatçıların “İttihad-ı İslam” (İslam birliği) kolunda çalışmaktadır.
İttihat Terakki (Birlik ve İlerleme) çöken Osmanlı’yı kurtarmak için kurulmuş bir örgüttür. Ancak bu kurtuluşun nasıl olacağına dair çok farklı fikirler vardır.
İttihatçılar içinde üç ana akım vardır:
-Türkçüler
-İslamcılar -Garbçılar (Batıcılar)
İttihat Terakki’nin önde gelen isimlerinden şair Ziya Gökalp bu durumu şu şiiri ile özetlemiştir:
“Türk milletinden, İslam ümmetinden, Garp medeniyetindeniz!”
Bu sözler çok tanıdık geliyor, değil mi?
Çünkü yaklaşık 100 yıl sonra da bugün Türkiye’de aynı yön ve eksen tartışmalarını yaşıyoruz.
İttihat Terakki’nin programında hem Panislamizm hem de Pantürkizm vardır.
O günlerde İttihad-ı İslam güçlü bir akımdır.
İttihad Terakki’nin resmi başkanı ve Sadrazam Sait Halim Paşa, Mehmet Akif gibi isimler İslamcı akımın önde gelen isimleridir.
Mehmed Akif 1912’den itibaren Sebil’ür Reşad dergisinde Osmanlı’nın kurtuluşu için İslam birliği ve ümmet propagandası yapacaktır. Bu dergide daha sonra İslamcı akımın önemli isimlerinden biri haline gelecek Saidi Nursi de çalışmaktadır.
Aslında İttihat Terakki içindeki bu üç akım birbirleriyle de şiddetli bir çatışma ve mücadele içindedir. Tıpkı bugünkü gibi.
3-Bu kanat panislamist propaganda ile görevlidir.
İttihatçı akımın bu İttihad-ı İslam kanadı, Osmanlı’nın ayakta kalması için “kavmiyet ve milliyetçilik” esaslarına dayanmadan İslam temelinde “ümmet” fikrini savunmaktadır.
Bunlar sık sık dünyada 300 milyonu bulan bir “İslam milleti”nden sözeder ve bunların birleşmesini isterler. İslam dünyasının birliğini ayakta tutmak, Halifeliği de elinde tutan Osmanlı’nın görevi olmalıdır. İttihat Terakki, çöken Osmanlı İmparatorluğu’nu kurtarmak için İslam birliği fikrini de güçlü bir şekilde savunmaktadır.
Ancak o dönem güçlenen Arnavut milliyetçiliği, Bulgar milliyetçiliği, Yunan milliyetçiliği, Ermeni milliyetçiliği, Arap milliyetçiliği gibi akımlar Osmanlı’nın birliğini tehdit etmekte ve imparatorluğu yıkımla tehdit etmektedir.
Mehmet Akif özellikle İslam dininden olan Arnavutlar, Araplar gibi kesimlerin milliyetçilik fikrine kapılmaması ve İslam bayrağına sarılıp birlik olması için çalışır.
Bunu zaten kendi samimi inançları doğrultusunda yapar.
Nazım’ın dediği gibi “Akif inanmış adam”dır.
4-Mehmet Akif ayrıca İttihat Terakki’nin derin örgütü “Teşkilat-ı Mahsusa” da görevlidir.
Bu konu önemli. Mehmet Akif sıradan bir İttihatçı değildir. Örgütün en derin, en bağlı ve en güvenilir unsurlarının eylem için organize olduğu Teşkilat-ı Mahsusa içinde çalışmıştır. Yani İttihatçıların gizli ve derin devletinin içinde.
Kendi ifadelerine göre bu örgüte, örgütün ilk kurulduğu yıllar olan 1911’den beri yani başından beri dahildir.
Kendisi 1918’de yayınladığı Milliyetçilik ile ilgili bir yazıda “Bundan 6-7 yıl evvel, Arnavutluk, Araplık, Türklük adına ortaya çıkan kavmiyet reislerini bir yere çağırıp, kavmiyet ve milliyetçilik yapmamaları, İslam davasında birleşmeleri için uyardıklarını” anlatır. (Bak. Kitap: Mehmed Akif’i Anlamak. Yağmur Yayınları. 2007. Tahsin Yıldırım-Şaban Özdemir.Sayfa 93 )
Ancak “Heyhat! Bu teklif hiçbirinin işine gelmedi!” diye de ekler Akif. Bu konuda “faaliyet ve mücahade gerekir. Çünkü burada izah edemeyeceğimiz bir çok gizli sebepler mevcut idi” diye belirtir aynı yazıda Mehmet Akif. Çünkü o toplantı Teşkilatı Mahsusa’nın İslam birliği için yaptığı gizli bir toplantıdır. Mehmet Akif gizli örgütün kurulduğu 1911’lerden itibaren özellikle Arapların İslam birliğine katılması için çalışmaktadır.
Erdoğan’ın alıntı yaptığı “Türk Arabsız yaşamaz” şiirini de Mehmet Akif 6 Mart 1913’te yazar.
Bu önemli bir tarihtir.
Çünkü 23 Ocak 1913 günü Enver Paşa Teşkilatı Mahsusa’dan Yakup Cemil ile birlikte ünlü Babıali baskınını yapmıştır. Ölen ve yaralananlar olmuştur. Enver Paşa, Sadrazam Mehmet Kamil Paşa’nın başına tabanca dayayıp istifasını yazdırır.
Enver Paşa yönetimindeki İttihat Terakki bu darbe ile yönetime el koyar.
Mehmet Akif aynı tarihlerde Teşkilat-ı Mahsusa görevlisi olarak 1 ay boyunca Mısır’a gider.
İslam Birliği ve Arapların durumu hakkında incelemelerde bulunur.
İstanbul’a döndükten sonra “Türk Arabsız yaşamaz” diye o şiiri yazar.
Şiir daha çok Araplara dönük bir propaganda şiiridir.
Onları İslam temelinde Osmanlı birliğine çağırmaktadır.
Zaten aynı şiirin bir üst kıtasında Mehmet Akif şu mısraları da yazar:
“Arabın Türke; Lazın Çerkese, yahud Kürde;
Acemin Çinliye rüchanı mı olurmuş? Nerde!
Müslümanlık’ta “anasır” mı olurmuş? Ne gezer!
Fikri kavmiyeti tel’in ediyor Peygamber.”
Görüldüğü gibi Akif elinden geldiğince kavmiyet ve milliyet fikirlerine karşı çıkmakta ve İslam birliğini, ümmet bilincini savunmaktadır.
Şiirleri bu davanın bayraktarlığını yapar.
Erdoğan’ın okuduğu o dizeler Safahat’ın 1928 baskısından çıkarılmıştır.
Çünkü o sırada Türkiye’de milliyetçilik ağır basar ve Arap yandaşlığı tepki çekmektedir.
5-M. Akif Teşkilatı Mahsusa adına Berlin’e gider. İslam propagandasında çalışır.
Mehmet Akif 1. Dünya Savaşı patladıktan sonra 1915 Mart ayında tam da Çanakkale savaşlarının patladığı sırada Teşkilatı Mahsusa tarafından Berlin’e gönderilir. Enver Paşa’nın izniyle kendisini Berlin’e yollayan Teşkilatı Mahsusa’nın önde gelen liderlerinden Kuşçubaşı Eşref’tir. Akif Berlin’e Alman imparatorunun daveti çerçevesinde gider. En iyi şekilde ağırlanır. Almanya’da bulunan Müslüman esirlere konuşmalar yapar. Onları İslam davası için İngilizlere karşı savaşmaya, cihada çağırır. Almanlar Akif’in yazdığı Arapça propaganda metinlerini Fransızların yanında savaşan Müslüman askerlere uçaklarla atarlar.
Mehmet Akif Berlin’den etkilenir. Işıklarını, yollarını, cafelerini, insanlarını, Almanların akıl ve fenni birleştiren sistemini öven bir şiir yazar. (Bak. Safahat. Beşinci kitap. Berlin hatıraları. Sayfa 319)
Mehmet Akif’ten şiir okumayı çok seven Sayın Başbakan Erdoğan bir karşılaşma’da Merkel’e şu Akif’ten satırları da okursa, belki AB konusunda daha tatmin edici bir sonuç alabilir.
Şöyle diyor Akif:
“Değil mi ki anasın sen? Değil mi Almansın?
O halde fikr ile vicdana sahib insansın.
O halde “Asyalıdır, ırkı başkadır…” diyerek,
Benat-ı cinsin olan ümmehatı incitecek
Yabancı tavrı yakışmaz senin faziletine…”
Akif’in bu mısraları da boş değildir. Çünkü Almanya o yıllarda Müslüman dünyanın koruyuculuğuna soyunmuştur. İngiliz emperyalizmine karşı İslam dünyasını ayaklanmaya ve harekete geçirmeye çalışmaktadır. Kayzer Wilhelm’in 1899’da yaptığı Filistin ziyareti Müslüman dünyada büyük umutlar yaratmıştır.
6-Mehmet Akif Alman askeri istihbaratının İngilizlere karşı ilan ettiği “Kutsal Cihad”da görev alır.
Almanya 1900’lü yılların başından beri Ortadoğu ve İslam dünyası ile ilgilenmektedir. Asıl amaç dünyadaki ve bölgedeki İngiliz üstünlüğüne son vermek ve orada Alman hakimeyetini kurmaktır. Almanya bunun için stratejik olarak Osmanlı ile işbirliğini seçer.
Enver Paşa’nın şahsında sağlam bir Alman müttefeki bulacak ve Enver Paşa yönetimindeki Osmanlı ordusunu kendi ordusu gibi cepheden cepheye sürecektir.
Ancak Almanya bununla yetinmez.
Alman askeri istihbaratı bir şey daha keşfeder.
“Cihad”, ya da “Kutsal Cihad”.
İslam dünyasını İngilizlere karşı ayaklandırmak ve İngilizleri yıpratmak için Almanlar dini savaş motifini ellerinden geldiğince kullanmak isterler.
Bu fikrin babası Max von Oppenheim denilen ve Ortadoğu’da arkeolojik araştırmalar da yapan oldukça maceracı bir Almandır. Takma adı “Ebu Cihad”dır.
Mısır’da Tell Halaf diye bilinen antik kent kalıntılarını bulur.
Daha sonra Müslümanları harekete geçirmek için istihbarat faaliyetleri ile uğraşır.
Dünya Savaşı boyunca (1914-18) İstanbul’daki Alman elçiliğinde istihbarat faaliyetlerini yönetir. Kendisi tabii ki Teşkilat-ı Mahsusa’nın da yöneticileri arasındadır.
Berlin'de Alman istihbaratı içinde sadece "Cihad" için çalışan ayrı bir büro kurulur. Bültenler, kitaplar basılır, adamlar örgütlenir, bu uğurda milyonlarca mark harcanır.
7-M. Akif daha sonra 1916’da Almanlar tarafından Teşkilatı Mahsusa ile birlikte Arap çöllerine yollanır.
İşte Mehmet Akif Almanya’nın bu Ortadoğu’daki bu “Kutsal cihad” faaliyeti içinde aktif görev alır. Faaliyetinin tamamını Almanya Berlin’de bastırılan Osmanlı altın paraları ile finanse etmektedir. Bir araştırma Teşkilat-ı Mahsusa’ya bütün bu dönem içinde 4 milyon kadar Osmanlı altını aktarıldığını yazar.
Falih Rıfkı Atay, Cemal Paşa’nın yanında katıldığı Ortadoğu savaşlarını ve Kanal harekatını anlattığı ünlü “Zeytindağı” eserinde, İstanbul’da basılan ve Berlin’de basılan altınlar arasında bir renk farkı olduğunu anlatır. Berlin altını biraz daha kızıla çalmaktadır ve Ortadoğu’da dönen bütün altınlar işte bu “Kızıl altınlar”dır. Yani paralar Berlin’den gelmektedir.
Teşkilat-ı Mahsusa Kuşçubaşı Eşref’in belirttiği gibi “denetim ve kontrol dışı” bir bütçeye ve kasaya sahiptir. Harcamalar güven üstüne kuruludur.
Ancak Mehmet Akif’in parayla pulla işi yoktur. Teşkilat-ı Mahsusu için Arabistan çöllerine giderken, Kuşçubaşı Eşref’in ailesine para bırakma önerisini bile “Beni bu işlere karıştırmayın, siz gereğini yapın” diye yanıtlar.
Yani Mehmet Akif, Ortadoğu’da Almanların kontrolündeki İslam cihadı için çalışmış, ancak bunu para, pul, şöhret ve mevki için değil, kendi İslam inancı ve kararlılığı doğrultusunda yapmıştır.
8-M. Akif ve Teşkilatı Mahsusa’nın görevi Arapları İngilizlere karşı kışkırtmaktır.
Kuşçubaşı Eşref, Mehmet Akif ve kendisi dahil toplam 4 kişilik bir heyetle 1916 Arabistan’da gider. Arap topluluklarını, kabileleri, şeyhleri İngilizlere karşı harekete geçirmeye çalışırlar.
Kah konuşarak, kah Kur’andan ayetler okuyarak, kah tehdit ederek, kah çil çil altın dağıtarak.
Bu operasyon sırasında Akif 1.5 yıl kadar Arap çöllerinde, Arapları Osmanlı’nın ve Almanların yanına çekmek için çalışır.
Çanakkale’de zafer haberini de Arap çöllerinde alacak ve ünlü “Çanakkale Şehitleri’ne destanını” yine büyük bir heyecanla bu çöllerde yazacaktır.
Aynı dönemde ünlü İngiliz casusu Lawrence de (Thomas Edward Lawrence -1888-1935) Arap çöllerindedir. Arapları Osmanlı’ya karşı isyana kışkırtır.
Bütün bu süreç içinde İttihat’ı Terakki’den Mehmet Akif, Arapları “Türk Arabsız yaşamaz, kavmiyet, milliyet davası gütmeyin, İslam bayrağı altında ümmet olarak birleşin” diye Kur’an temelinde ikna etmeye çalışırken, başka bir İttihatçı da Araplara başka ikna yöntemleri uygular!
İttihat Terakki’nin üç yöneticisinden biri olan ünlü Cemal Paşa (Hasan Cemal’in dedesi) 4. Ordu Komutanı’dır. Karargahı, Kudüs’te ünlü Zeytindağı’nın tepesindeki Alman misafirhanesindedir.
Cemal Paşa o yıllarda, Arap milliyetçiliği yapan Arapların önde gelen aydınlarını, yazarlarını, zenginlerini ve işadamlarını gözünün yaşına bakmadan sıra sıra asmaktadır.
İdam sehpaları ve sahneleri uzayıp gider. Bir kısmını Falih Rıfkı yine “Zeytindağı” adlı eserinde anlatır.
9- M. Akif ve Teşkilatı Mahsusa aynı yıllarda orada görev yapan ünlü İngiliz casus Lawrence’e karşı, Alman-Osmanlı cephesinde yeralırlar. Casus savaşları kızışır.
Teşilat-ı Mahsusa heyeti ve Mehmet Akif bu dönemde, İngilizlere karşı Alman cephesinde yeralırlar. Karşı casus ve istihbarat faaliyetinde ise ünlü Lawrence vardır.
Sonunda Araplar üzerindeki bu propaganda ve yanına çekme savaşını İngilizler kazanır.
Casus Lawrence’in etkisindeki Mekke Emiri Şerif Hüseyin 1916’da bazı Arap kabilelerle birlikte İngilizlerin yanında yeralarak Osmanlı’ya karşı ayaklanır. Bu genel olarak “Araplar Osmanlı’ya ve Türklere ihanet etti” algısını doğurur.
Günümüzde bir çok araştırmacı aslında Filistin’in ihanet etmediğini ve genel olarak Osmanlı’yı destekdiğini savunsa da, Ortadoğu’da “İttihad-ı İslam” macerası hüsranla biter. Araplar Türkleri ve Osmanlı’yı desteklemez.
Okunan ayetler ve dağıtılan avuç avuç altınlar da işe yaramaz.
Osmanlı kuvvetleri büyük bir bozgun içinde kaçarak Anadolu’ya sığınır.
Onbinlerce Anadolu çocuğunun kanı ve cesetleri sahipsiz ve isimsiz bir şekilde kumlara gömülür gider. Bu hazin süreci de merak edenler “Zeytindağı” eserinde okuyabilir.
O yönde Anadolu’yu savunacak son cepheyi geri çekilen birliklere kumanda eden Mustafa Kemal kuracaktır. Bu cephe daha sonra “Misak-ı Milli” olacak bugünkü sınırlara yakındır.
10-İslam Birliği hayali suya düşer. Araplar İngiliz desteği ile Osmanlı’ya karşı ayaklanır.
Alman-Osmanlı cephesi yenilir. Ortadoğu ve kutsal toprakları terk eder. Mehmet Akif yurduna döner ve İstiklal Savaşı’na katılır. Milli Mücadele Meclisi’nin görevlendirmesi ile İstiklal Marşı’nı yazar.
Böylece İttihatçılar’ın yönetimindeki Osmanlı imparatorluğu Almanlarla birlikte büyük bir yenilgiye uğrar.
Sıkı bir Alman taraftarı olan Enver Paşa Almanya’ya kaçacak daha sonra bu sefer Rusya’da Bolşeviklere karşı Tacikistan’da “Basmacı” denilen Orta Asyalı mücahitlerle birlikte “İttihad-ı İslam” temelinde “cihad” yapmaya çalışırken, mitralyöz ateşi ile can verecektir.
Mehmet Akif artık İstanbul’dadır. 1918’de işgal ordularının gelişini acı içinde seyreder.
İlk fırsatta Anadolu’ya geçerek Mustafa Kemal’in saflarında Milli Mücadele katılır.
Yine her yeri gezerek “İslam, millet ve ümmet” temelinde halkı milli mücadele katılmaya çağırır. Başarılı bir hatiptir. Gittiği her yerde heyecan yaratır.
1920’de Milli Meclis’te Burdur milletvekili olarak görev alır.
1921’de Meclis’in isteği ve kararı ile İstiklal Marşı’nı yazar.
1925’te biraz da, Türkiye’de kendi tasvip etmediği reformlar ve değişim nedeniyle, Türkiye’yi terk ederek Mısır’a yerleşir, ama yaz aylarında gelip gider. Mısır’da İslam dersleri verir.
Diyanet kendisine ısrarla Kur’an’ı Türkçeye çevirme işini verir.
Bunu 30’lu yıllarda yapar. Ancak kendisi tatmin olmaz, veya yanlış amaçla kullanılacağını düşünür. Vasiyeti üzerine yakınları ölümünden sonra Kur’anın bu Türkçe çevirisini yakarlar.
Okuyan bazı kişilerin deyişi ile mükemmel bir eserdir.
Mısır’da sıtmaya yakalanır, 1936’da İstanbul’a döner ve burada hayata veda eder.
Evet, Mehmet Akif’in “İttihat ve Terakki, İttihad-Islam, Teşkilat-ı Mahsusa, Ortadoğu, Arap çölleri ve ‘Türk Arabsız yaşamaz’ dizelerinin arkasında işte böyle oldukça fırtınalı bir hayat vardır.
Erdoğan’ın “İttihad-ı İslam” arayışında Enver Paşa gölgesi
Burada ilginç nokta Başbakan Erdoğan’ın Mehmet Akif’ten sık sık alıntı yaparak, adeta o dönemde, anlattığımız şartlarda yaşanan “İttihad-ı İslam” anlayışını yeniden canlandırma çabasıdır.
O dönem bu “İslam birliği” Almanların desteğinde, İngilizlere karşı yapılmaya çalışıldı.
Bugün, Erdoğan biraz da desteksiz olarak, İsrail’e karşı “İttihad-ı İslam” yapma çabasında.
Yanımıza Suriye, Ürdün, İran’ı çekerek bu anlayışı bir tür platforma taşımaya çalışıyor Erdoğan.
Bu çabalar tarihi perspektiften bakınca, biraz Neo-İttihatçılık diyebileceğimiz bir şeyi anımsatıyor insana.
Neo-Osmanlı değil, ama “Neo-İttihatçı”
Neden?
Çünkü Osmanlı, devlet politikasında, güç politikasında ciddi, geleneklere bağlı ve dikkatliydi. Boşa konuşmayı, boşa adım atmayı ve sonuçsuz hareketi sevmezdi.
İttihatçılar öyle değildi.
İttihatçılar cesur, maceracı, hesapsız, risk almayı seven insanlardı.
İdealist ve romantiktiler.
Gerçeklerden çok hayalleri ve inançları peşinde koşarlardı.
Gözünü budaktan sakınmaz, dava uğruna insan feda etmek çekinmezlerdi.
Kabadayı idiler. Dünyaya posta koymayı çok severlerdi.
Güce ve fiili durum yaratmaya inanırlardı.
Strateji bilmezlerdi, ama taktikde iyi idiler.
Erdoğan’ın bugün dünyada, Ortadoğu’da izlediği politikalar, İran’la nükleer takas, ABD’ye ve AB’ye posta koyma, Gazze’deki Müslümanlara sahip çıkma ve İsrail’e meydan okuma politikaları insana nedense, daha çok İttihatçı söylemleri hatırlatıyor.
Bu söylemlerin ve tutumun arkasında adeta bir Enver Paşa gözü karalığı geziniyor.
Zaten bütün bu yazıyı da bunun için yazdım.
“Tarihi bilmek gerek” diyen Sayın Erdoğan’a okuduğu Mehmet Akif dizeleri arkasında yatan dramı, hayal kırıklıklarını ve hazin macerayı bir daha hatırlatmak için.
Günümüzde Türkiye tıpkı 100 yıl önceki gibi yine “Ulusçuluk, İslamcılık ve Batıcılık” akımları arasında bir çekişmeye sahne oluyor.
Ülkemizin ne tarafa gideceği, bütün akımların, kurumların ve kişilerin davranışları sonucu belirlenecek. Ama yine büyük bir çekişme yaşandığı kesin.
Bu yüzden 100 yıl önce bu akımların yaptıkları hareketlere ve aldıkları sonuçlara daha dikkatli bir gözle bakmakta yarar var.
Tarih, kimse için pek ders alınacak bir şey değildir!
Ama yine de, Başbakan’ın okuduğu güncel şiirlerin ardında tarih gezilerine çıkmak eğlenceli olabilir. Bu yazı biraz da bunun için yazıldı…
Meraklısına Notlar:
-Enver Paşa’nın İslam hayalciliği, Mustafa Kemal gerçekçiliği
Bütün bu olaylardan çıkabilecek bazı noktaların da altını çizmekte yarar var.
Enver Paşa ne kadar hayalci, maceracı ve romantikse, Atatürk o kadar gerçekçi, akılcı ve realistti. Enver Paşa koskoca bir imparatorluğu, Alman yandaşlığı, savruk politikalar, hesapsız askeri hareketlerle dağıttı. Enver Paşa cihad ilan etti, şeriata uygun talimatnameler çıkardı. O savaş yıllarında kadınların giysisi ile uğraşıp, şeriata uygun tesettür yapmaya çalıştı.
Atatürk elde son kalan Anadolu üstünde milli güçlere ve halka dayalı, çağdaş, modern bir cumhuriyet kurdu. Türk insanını çağdaş vatandaş ve birey haline getirdi. Kadınlara haklarını verdi. Siyasal sisteme parlamentarizmi yerleştirdi.
Geçmişten ders alınacaksa, en azından iki liderin tutumundaki farka dikkat etmek gerek.
-Teşkilat-ı Mahsusa’dan, Nurculuğa ve Gülen hareketine
Teşkilat-ı Mahsusa (Özel örgüt) uzun süre İttihad-ı İslam için çalıştı. Saidi Nursi bu hareket içinde yeraldı. İslamcı örgütlenmeler bu dönemden beri bir tür “gizli teşkilatlanma geleneği” içinde yapıldı. Nurculuk bu temel üzerinde yükseldi. Nurculuktan türeyerek günümüze kadar gelen Gülen hareketinin devlete ve otoriteye saygılı geleneğinde belki de Teşkilat-ı Mahsusa’nın 100 yıllık izlerini aramak lazım.
Günümüzde İslamcılar ve liberaller Teşkilat-ı Mahsusa’ya kızarlar. Hatta o örgütte Ergenekon’un çekirdeğini ve atasını gören yazılar bile yayınlanıyor. Bu örgütün MİT’e temel olacak yapıyı kurduğu da biliniyor. Bu yüzden Mehmet Akif gibi İslamcı akımın sembol isimlerinden birisinin Teşkilat-ı Mahsusa içinde özel bir yer ve rol aldığı üzerine de biraz düşünmek gerek.
Mavi Marmara’da Teşkilatı Mahsusa hayaletleri
Hele son olarak Gazze’ye ablukayı kırmaya giden Mavi Marmara operasyonu içinde adeta Teşkilat-ı Mahsusa hayaletlerinin dolaştığını da söylemek fazla abartma olmayabilir.
Gemiye binenlerin çoğu “fedai” konumunda idi. Üstelik Furkan gibi 19 yaşındaki genç delikanlılar bile bunu “şahadet şerbetini içmek” gibi bir amaçla yapıyorlardı.
Gemide bulunan Hakan Albayrak açıkça Mavi Marmara ile Ortadoğu’ya “ümmet bilinci” vermekten sözediyor. Bütün bunlar insana ister istemez 100 yıl öncesinin “İttihad-ı İslam” arayışlarını ve Teşkilat-ı Mahsusa’nın fedailere dayalı, gözünü budaktan sakınmayan eylemlerini çağrıştırıyor.
Lawrence’e karşı Mehmet Akif değil, ama Halid Ziya başarılı!
Ama dikkat!
Bugünkü Hürriyet’te bir manşet yayınlandı.(14.06.2010)
“Lawrence’ten bu yana çok şey değişti” manşeti.
Haber Tesev’in 7 Arap ve İslam ülkesinde yaptığı bir araştırmasına dayanıyor.
Bu ülkelerde insanların yüzde 75’i Türkiye’ye olumlu gözle bakıyor.
Bu insanlar Türkiye’yi İslam ve demokrasinin başarılı sentezi olarak görüyor.
Türkiye modelini benimsemek istiyorlar.
Türk dizilerini ilgi ile izliyorlar.
Bundan çıkan sonuç şu:
Arap dünyası Türkiye’yi “daha İslamcı” olduğu için değil,
“daha Batılı, özgür ve demokratik” olduğu için beğeniyor.
Bunun için örnek almak istiyor.
Dizilerde “Aşkı Memnu’nun Arap ülkelerinde çok tutulduğu”, Behlül ve Bihter’in hayranlıkla izlendiği de biliniyor.
Yani 100 yıl önce Mehmet Akif’in Safahat’ta anlattığı kahramanlar ve İslamcılık Arapları fazla etkilemedi, ama yine 100 yıl önce bir başka Türk yazarının, Halid Ziya Uşaklıgil’in yarattığı Behlül ve Bihter gibi yasak aşkın kahramanları, 100 yıl sonra Arabistan’da özlenen demokratik devrimi ve kadın özgürlüğünü daha derinden etkileyecek gibi görünüyor.
Bu da tarihin bir cilvesi olsa gerek…
Kerem Çalışkan - Euractiv.com.tr - 14.06.2010
"Erdoğan referandumla başkanlık seçimi provası mı yapacak?"

Kerem Çalışkan
Anayasa değişikliği AKP’nin çok önemli bir siyasi hamlesi. Siyasi manevra üstünlüğünü 2002’den beri elinde tutan Başbakan Erdoğan bu son hamle ile birkaç kuş birden vurmaya hazırlanıyor. Eğer paket Meclis’ten geçer, Anayasa Mahkemesi iptal etmez ve referanduma giderse, o zaman Türkiye aynı zamanda iki sene sonraki başkanlık seçiminin provasını da yapmış olacak. Muhalefet açısından zor bir durum!
2010’a doludizgin bir Anayasa tartışması ile girdik.
Yaz aylarında yine doludizgin referanduma gidebiliriz.
Eğer sonbaharda erken seçim olmazsa, 2011’e doludizgin bir seçim atmosferine gireceğiz.
Ve görünen o ki, 2012’de bizi doludizgin bir cumhurbaşkanlığı seçimi bekliyor.
Yani önümüzde oldukça heyecanlı ve tempolu iki yıl var.
Doludizgin terimi, Türkler olarak bin yıllık tarihimize de uygun bir terim.
Tabii bu tür “doludizgin” gidişte çevreye bakmak ve sağlıklı değerlendirme yapmak da hayli zor oluyor. Ama biz yine de bir deneyelim.
Anayasa değişikliği:
AKP’nin Anayasa değişimi isteği, AKP’nin kapatılma söylentileri ile başladı.
Hızla gelişti. Yapılan 30 maddelik değişim paketinin içinde bilindiği gibi üç kritik madde var:
1-Anayasa Mahkemesi yapısının değişmesi.
2- HSYK yapısının değişmesi
3- Parti kapatma kuralının değişmesi.
AKP bu değişikliklerle kendisinin kapatılma ihtimalini sıfırlamak istiyor. Ayrıca yüksek yargı organlarının oluşmasını da büyük ölçüde parlamentonun, yani siyasetin egemenliğine vermek istiyor.
Bu konularda halen dünyada ve Avrupa’da oldukça farklı uygulamalar var. Ancak siyaset ve yüksek yargı oluşumu her ülkenin kendi demokrasi geleneği içinde oluşturacağı bir alan.
AKP, bugün parlamentoda kendi siyasi üstünlüğü ile yüksek yargıya istediği gibi şekillendirebilir. Ama yarın parlamentonun başka siyasi kompozisyonlara girdiği bir ortamda getirilen bu kurallara karşı yeni şikayet ve tepkiler de yükselebilir.
Kuvvetler ayrılığı:
Yüksek yargının, parlamento ve siyaset tarafından oluşturulması, muhtemelen CHP’nin bu Anayasa paketinin tümünü Anayasa mahkemesine taşımasının gerekçesi olabilir. Bunun Anayasa’nın değişmez maddeleri arasında yeralan “kuvvetler ayrılığı” ilkesine aykırı olduğu iddiasıyla Anayasa Mahkemesi’ne yapılacak başvuru kuşkusuz bu yüce mahkemeyi yeniden kritik bir kararın karşısında bırakacak.
Kuşkusuz böyle bir başvuru olursa, Anayasa Mahkemesi’nin bu konuyu, referandumdan önce sonuçlandırması, ülkenin daha fazla kaotik ortama sürüklenmemesi açısından yararlı olacaktır.
Bu konuda neler olacağını önümüzdeki haftalarda hep birlikte göreceğiz.
İptal olursa seçim ihtimali:
Eğer CHP gerçekten başvurur ve Anayasa Mahkemesi de, AKP’nin paketini iptal ederse, o zaman yeni tartışmalar başlayacak.
AKP’nin yeni bir paket hazırlama veya erken seçime gitme ihtimalleri de var.
O zaman Türkiye yeniden büyük bir kamplaşma ortamında erken seçime sürüklenebilir.
Referandum olursa:
AKP firesiz olarak paketi Meclis’ten referanduma yetecek sayı ile geçirebilir.
Bu durumda Cumhurbaşkanı Gül’ün paketi referanduma götürmesi kaçınılmaz olur.
O zaman referanduma giden senaryo işler:
CHP’nin dava açmaması,
açsa da Anayasa Mahkemesi’nin bunu kabul etmemesi,
etse de yapılan değişiklik paketini tümden iptal etmemesi ihtimali var.
Bu da ciddi bir ihtimal.
Ve böylece referanduma gidilir.
Kişisel siyasi tahminim böyle bir durumda referandumdan yüzde 50’yi çok aşan bir oranda “Evet” çıkacağı yönünde.
Çünkü Türkiye halkı genel olarak dinamik ve değişimci bir yapıya sahip.
Ve eğer muhalefet referandumu “AKP’ye ve Erdoğan’a güvenoyu” şekline dönüştürürse, siyasi olarak AKP’nin bundan galip çıkıp, muhalefetin ağır bir yenilgi alması da ihtimal dahilinde.
İşte tam bu noktada Erdoğan’ın “referandum” ile “2012 başkanlık seçimi provasını” yapması planı devreye giriyor.
Çünkü gerçekten referandum, Erdoğan açısından önemli bir “anket” niteliği taşıyacak.
Kaybederse doğrudan Erdoğan seçim kaybetmiş olmayacak.
Anayasa değişimini Türk halkı reddetmiş olacak.
Ama kazanırsa, Erdoğan ve AKP kazanmış olacak.
En azından sonucu böyle pazarlama imkanı iyice artacak.
Ayrıca Erdoğan Türkiye çapındaki referandumda iki yıl sonra yapılacak bir başkanlık seçimi için nerelerde güçlü nerelerde zayıf olduğunu test etmiş olacak.
Böylece iki yıl sonraki cumhurbaşkanlığı seçimine çok daha hazırlıklı ve hedefli girebilecek.
Muhalefetin lider zaafı:
İki yıl sonraki cumhurbaşkanlığı seçimine daha çok var, diyebilirsiniz.
Aslında çok zaman yok!
Çünkü Türkiye o seçimde ilk kez, “tarafsız cumhurbaşkanı” değil, taraflı bir siyasi lideri “başkan” olarak Çankaya’ya yollayacak. Bu Türkiye tarihinde bir ilk olacak.
Bu “ilk”e aslında ne Türkiye, ne de siyaset tam olarak hazır.
Hazır olarak görünen yalnızca AKP ve Erdoğan var.
Çünkü Anayasa değişim paketi, yeni cumhurbaşkanına büyük ölçüde yüksek yargıyı biçimlendirme hakkı da tanıyor. Böylece 2012’de seçilecek cumhurbaşkanı Türkiye’de yüksek yargıyı 2023’lere kadar şekillendirme şansı bulacak.
Muhalefetin cumhurbaşkanı adayları eğer Baykal ve Bahçeli olacaksa, daha şimdiden Erdoğan’ın başkanlığını kutlayabiliriz.
Çünkü seçim ikinci tura da kalsa, bu iki muhalefet lideri, Erdoğan’ın karşısında Türkiye’de yarıdan fazla oy toplayacak bir potansiyele sahip görünmüyorlar.
Erdoğan biraz da bunu bilmenin rahatlığı ile “referandum” hamlesini yapıyor.
Kendisi bunun için sahaya çıkıp, mitingden mitinge koşup, değişim ve demokrasi için oy isteme şansına sahip olacak.
Muhalefet ise mecburen statükoyu savunan ve “Nayır, nolamaz” diyen konumda kalacak.
Muhalefet açısından zor bir durum!
Erdoğan böylece bugün kendi oy potansiyeli olan yüzde 30-35 bandının çok üstünde yüzde 55-65 bandını arkasına alan bir referandum kampanyası yürütme şansına sahip olacak.
Gençliğinden beri “futbolcu” taktiklerini siyasete uygulamayı başarmış bir politik lider olarak Erdoğan açısından referandum hamlesi ustaca bir taktik atak. Hem de 'çok yönlü organize bir atak'.
Karşı da olsanız, bu siyasi atak başarısını objektif olarak takdir etmek zorundasınız!
'Organize' noktası önemli. Türkiye'de muhalefetin ciddi bir organizasyon zaafı var.
AKP toplum içinde daha organize. Ne de olsa Erbakan'ın 30 yıl oya gibi işlediği 'siyasi cemaat kültürü'nün mirası üzerinde oturuyorlar.
Bu çok önemli bir avantaj. 8 yıllık iktidar ve rant ilişkisi AKP'nin organize gücünü daha da pekiştirdi.
Şimdi Erdoğan bütün bu güçlü birikimi iki yıl sonraki 'başkanlık seçimi'ne kanalize etme şansına sahip.
Referandum bu 'güçleri kanalize etme' ve 'ülke çapında iki cepheli seçim denemesi' yapma şansını Erdoğan'a veriyor. Üstelik bu denemeye kazanma şansını iyice yükseltecek şartlarda giriyor.
Bu yüzden muhalefeti için zor bir dönem başlıyor.
Eğer muhalefet partileri toplumu daha iyi örgütleme ve organize etmeyi başaramazsa Erdoğan'ı oldukça uzun bir 'iktidar dönemi' bekliyor.
Umarız Erdoğan üstlendiği bu yüksek sorumluluk dönemini Türkiye için yararlı bir şekilde değerlendirir.
Kerem Çalışkan - Euractiv.com.tr - 13.04.2010
| KimKimdir - "Adının" veya "Soyadının" ilk harfine göre ... |
| A | B | C | Ç | D | E | F | G | Ğ | H | I | İ | J | K | L | M |
| N | O | Ö | Q | P | R | S | Ş | T | U | Ü | V | X | W | Y | Z |
| Oluşturulduğu 18.04.2010 tarihinden beri bu sayfaya 1128 kere erişilmiş olup © AYPA.TV sitesi kurulduğu 31.12.1996'dan beri 2.500.000 + 1256496 kere ziyaret edilmiştir. © Dipl.-Ing. Ali YILDIRIM · D-13585 Berlin, Luther Platz 4 |







