|
|
|
GÜLDAL MUMCU, GAZETECİ UĞUR MUMCU’YU YAZDI Neden Cumhuriyet? Bir insan neden gazeteci olur? Bu sorunun kişiye göre değişen birçok cevabı vardır elbette. Uğur Mumcu çalışma yaşamına Ankara Hukuk Fakültesi’nde idare hukuku kürsüsünde asistan olarak başladı. 12 Mart dönemi... Yazdığı bir yazı nedeniyle tutuklandı, yargılandı; bu süreç içinde askere alındı, sakıncalı piyade er çıkarıldı. Sonuçta beraat etti. Üniversiteye dönebilir akademik kariyerine devam edebilirdi. Dönmedi. Yaşadığı olaylar ona, gerçekleri en iyi şekilde halka ileteceği yerin gazete olacağını düşündürdü ve bu duyguyla gazeteci olmaya karar verdi. Türk Solu, Devrim, Yeni Ortam gibi gazetelerde kısa sürelerle yazdıktan sonra 1975 yılından öldürüldüğü 24 Ocak 1993 gününe kadar -Milliyet gazetesinde zorunlu olarak yazması dışında- hep Cumhuriyet gazetesinde yazdı. Akademik anlamda hukukçuluğu, araştırıcı yanı; gazetecilik yaşamı boyunca kendisini izledi. ‘Bütün teklifleri reddetti’ Yıllar boyunca kendisine yapılan teklifleri reddederek Cumhuriyet gazetesinde yazmayı sürdürdü. Neden Cumhuriyet gazetesinde yazmayı seçtiğini 8 Mayıs 1984 tarihli yazısında Uğur Mumcu şöyle anlatır: “Gazetelerin varlık nedenlerini ve amaçlarını bu gazetelerin doğuş koşulları belirler. Cumhuriyet; Kurtuluş Savaşımızın kan ve barut kokan o kutsal kavgaları içinde doğmuş, o günden bugüne ulusal kurtuluş bilincini, Atatürk devrimlerini ve çağdaş özgürlükleri savunagelmiştir. Gazetemizin kökeninde soylu duyguların, özverilerin ve yurtseverlik bilincinin o görkemli harcı yatmaktadır. …Yunus Nadi’nin Cumhuriyet gazetesindeki ilk başyazısında koyduğu ilkeler bugün de geçerli değil midir? Cumhuriyet, ne hükümet ne parti gazetesidir. Cumhuriyet, yalnızca cumhuriyetin, daha bilimsel ve yaygın tanımı ile demokrasinin savunucusudur. Cumhuriyet ve demokrasi düşüncesi ve esaslarını çiğneyen ve yıkan, yıkmaya çalışan her kuvvetle mücadele edecektir.” (Cumhuriyet, 8 Mayıs 1984 ) Cumhuriyet gazetesinin kuruluş ilkeleri onun gazetecilik yaşamı boyunca önem verdiği değerler olmuştur. Uğur Mumcu gazeteciliği, 1961 Anayasası’nın tanıdığı özgürlük ortamında benliğini bulmuştur. Devrim dergisi ile olgunlaşmaya başlayan, anti-emperyalist, bağımsızlıkçı, devrimci ve toplumcu bir gazeteci benliğidir bu. Bu açıdan bakıldığında, Uğur Mumcu gazeteciliği işlevselcidir, toplumu bilgilendirme ve aydınlatma sorumluluğu üzerinde temellenir. Ona göre, bir gazeteci varsayımlarla uğraşmamalı ve ideolojik ya da siyasal saplantılarla gerçekleri ve olayları çarptırmamalıdır. Böyle bir yolu bir gazeteci için hiç de güvenli bulmaz. Bir gazetecinin her şeyi bilemeyeceğini; bilgi ve haber kaynaklarına ulaşıp bu kaynaklardan topladığı bilgi ve haberleri okurlarına sunması gerektiğini ve yorumlarını da gerçeklere, olaylara, olgulara dayandırırsa, inandırıcı olacağını söyler. |
|
Mumcu gazeteciliği 12 Mart döneminde bizzat kendisinin de yaşadığı gözaltına alınma, tutuklanma, yargılanma ve sakıncalı askerlik gibi baskıcı uygulamalar Mumcu gazeteciliğinde var olan sorgulayıcılığı, araştırıcılığı kamçılamış ve ince eleştirel zekâsını da beceriyle kullanmasına yol açmıştır. Zaman zaman çok sert ve ödünsüz yazılar, kimi kez alayla karışık kara mizaha dönüşüverir. Ancak her tür yazı biçeminin amacı tektir: İvedilikle demokratik yönetime ve basın özgürlüğüne kavuşmak. Uğur Mumcu şöyle der: “Basın özgürlüğü, demokrasinin temellerinden biridir. Kamuoyunu oluşturan ve ifade eden basın, tarihin her devrinde tartışma konusu olmuştur. Basın özgürlüğünün kısıtlandığı dönemlerde demok-ratik gelişim durmuş, totaliter eğilimler güçlenmiştir. Basın özgürlüğünün gelişimi ile demokratik ilkelerin yerleşmesi arasında zorunlu bir bağ vardır.” (Cumhuriyet, 16 Mart 1980) 1970’li yılların ortasından başlayarak giderek yoğunlaşan kanlı ortam, Uğur Mumcu gazeteciliğinin işlevselci, araştırmacı yanının güçlenmesine yol açar. 1 Mayıs gibi, Kahramanmaraş gibi katliam boyutuna ulaşan olaylar, silah ve uyuşturucu kaçakçılığı, Abdi İpekçi’nin öldürülmesi gibi toplumu sarsan olaylar da bu cinayetlerin derinlemesine araştırılmasını getirir. Mumcu gazeteciliği o dönemi söyle sorgular: “Bir yanda binlerce silah ve milyonlarca mermi, öte yanda ‘sıkıyönetim, silah kaçakçılığı davalarına bakamaz’ diyen yüksek yargı kararları… Bir yanda sosyete cinayetlerinde konuşturulan hünerli gazetecilik, öte yanda silah kaçakçılığı karşısında susan, ağzını açmayan basın ahlakı…” (Cumhuriyet, 4 Temmuz 1980) |
|
BELGESİZ YAZMADI Uğur Mumcu, İpekçi cinayetinin yaklaşık beş bin sayfayı bulan dava dosyasının silik kopyalarını gözünün bir numara artması pahasına defalarca okuyarak cinayetin işlendiği olay yerinde Ağca’nın yalnız olmadığını, İpekçi’ye çapraz ateş edildiğinin bilgisini elde etmiş ve bu bulgularını kamuoyu ile paylaşmıştır. Belgelere dayalı yazdığı bu yazılar sonucu, İpekçi cinayetinin ikinci davası açılmıştır. Bu konuyla ilgili Ağca Dosyası ve Papa Mafya Ağca adıyla iki araştırma kitabı yayımlamıştı. Papa Mafya Ağca kitabında, Ağca’nın olay yerinde Oral Çelik’le beraber bulunduğunu, cinayeti Oral Çelik ve Mehmet Şener’in birlikte planladığını, Ağca’nın bu ikilinin emrinde görev yapan bir militan olduğunu yazmıştır. Tüm bu çalışmaları yaparken üzerinde araştırma yaptığı birçok konuda olduğu gibi, İpekçi konusunu sıkça gündeme getirince, "başka konu yok mu" diye eleştirilerle karşılaşmıştı. Oysa "fikri takip"in gazeteciliğin önemli bir yöntemi olduğunu biliyordu: "Eskilerin 'fikri takip' dedikleri, olayları izleme yöntemi vardır. Bir olayı yazdınız, sonra ne oldu? Olay nasıl sonuçlandı? Olaya kimler, ne ölçüde karıştı? Bu soruları sormaya ve ipuçlarını bu soruları sorup ele geçirmeye başladınız mı, olaylar yavaş yavaş aydınlanır. Olay aydınlanınca da birçok kişi tedirgin olur. Bu konuları köşenizde sık sık yazarsanız okuyucu sıkılır. Ve haklı olarak 'Başka konu yok mu?' diye söylenir. Köşe yazarı bu durumda peşine düştüğü olayı bir yana bırakacak mıdır? Hayır bırakmayacaktır." (Cumhuriyet, 20 Kasım 1985) ![]() |
|
Aksoy, Üçok, Mumcu, Kışlalı Unutulan dosyalar ANKARA - Cumhuriyet, unutulan Muammer Aksoy, Bahriye Üçok, Uğur Mumcu ve Ahmet Taner Kışlalı cinayetlerinin dava dosyalarını yeniden açtı. Dava dosyalarını titizlikle inceleyen araştırmacı-yazar Mustafa Yıldırım, dört suikastı da gerçekleştiren kişi ve grupların İran İslam devrimi yolunda yürüdüklerine inandıklarını belirterek, "Cinayetlerin, İran'ın Türkiye misyonları çevresinde örgütlendiği ve İran’da istihbarat, suikast, silah, bombalama eğitimi görmüş gruplarca işlendiği kesinleşmiştir" dedi. Mustafa Yıldırım, Yargıtay'ca da onanan suikast dava dosyalarına ilişkin sorularımıza şu yanıtları verdi: - Uğur Mumcu'nun yaşamını, çalışmalarını, yazdıklarını ve cinayet davası dosyalarını incelediniz. Edindiğiniz izlenimi öğrenmek isterdim. - Uğur Mumcu, Muammer Aksoy, Bahriye Üçok, Ahmet Taner Kışlalı ve yabancı elçilik görevlilerinin, yurdumuza sığınmış İranlıların öldürülmelerini, Prof. Yuda Yürüm'ün ve bazı yabancı diplomatların yaralanması, birçok bombalı eylemi konu edinen dava dosyasını inceledim. Cinayetleri işleyenlerin büyük bölümü mahkûm olmuş; ancak davalar sıradan cinayet davalarının ötesine geçerek, Türkiye Cumhuriyeti devletini ele geçirmeye ya da yıkmaya yönelik örgüt davaları olarak sonuçlandırılamamıştır. 'İran’da eğitim aldılar' - Dosyalarda Aksoy-Mumcu-Kışlalı cinayetlerinin iz sürücülüğünün var olduğu biliniyor. Dosyadan bu üç cinayetin neden ve hangi çevrelerce hangi siyaset uğruna yapıldığı sonucuna ulaşabildiniz mi? Cinayetlerin, İran'ın Türkiye misyonları çevresinde örgütlendiği, daha sonra İran'da istihbarat, suikast, silah, bombalama eğitimi görmüş gruplarca işlendiği kesinleşmiştir. - Bunu dosya hükmünden çıkarıyorsunuz değil mi? - Evet, bu gerçekler, dava dosyalarında yer alan belgelerde, kararlarda tüm açıklığıyla yer alıyor. - Dosya içeriğinde cinayetlerden hüküm giymişlerin itirafları var mı? - Yalnızca Ankara'da görülen davada değil, İranlı sığınmacıların kaçırılması, öldürülmesiyle ilgili davalardaki itiraflarda da yer alıyor. - Dosyada yer alan ve hüküm giyenler bir taşeron örgüt gibi mi gözüküyor? Tetikçiler, cinayetleri tek başlarına mı işlemişler? - Taşeron örgütten kasıt, birden fazla odağa para ya da başka çıkar karşılığı hizmet eden bağımsız gruplarsa, hayır, cinayetleri işleyenler taşeron değildirler. - Görevlendirilmiş tetikçiler diyebilir miyiz o zaman? - "Tetikçi" çıkar karşılığında cinayet işleyen kişiyse, "tetikçi" diyemeyiz; ama belirli ilişkiler ağında talimatla çalışan örgüt ya da eylem grupları diyebiliriz. 'Türkiye engel olarak görülüyordu' - Arkalarındaki güç sizce kim ya da kimler? - Suikast, adam kaçırma, cinayet suçlarını işleyenlerin arkasında kimlerin olduğu sanıkların ifadelerinde açıkça belirtilmiştir. Türkiye'den Tahran'a yerleşmiş gidip orada olan kişilerin, İran istihbaratı ve Kudüs Ordusu sorumlularıyla ilişki kurması sonucu örgütlenmiş eylem ve propaganda birimleridir. - İran, Türkiye'de bu tür yöntemlere niçin başvurdu sizce? - İran'da yönetimi ele geçirenler, "İslam devrimi"ni başka ülkelere yayarak, kendi güdümlerinde bir İslam devletleri birliği kurmak istediler. Türkiye; din esaslarına dayalı olmayan rejimi ve çok partili siyasal düzeniyle İslam devriminin yayılması önünde en büyük engel olarak görülüyordu. Kudüs Ordusu'nun en önemli eylem alanı Türkiye olmuştur. - Kudüs Ordusu nedir? - İran'da yeni rejimi kuranlar, öncelikle çevre ülkelere İslam devrimi ihraç etmeye kararlıydılar. Humeyni'nin emriyle "Kudüs Ordusu" adını verdikleri savaşçı birlikler kurdular; amaç öteki ülkelerde bu orduya bağlı silahlı birimler oluşturmaktı. Bu ordunun görevlileri, komşu ülkelerden, bu arada Türkiye'den getirilen elemanları eğittiler. 'Üst düzey subaylarca eğitildiler' - Bu elemanlarla nasıl bağlantı kurulmuş? - Eğitilen elemanlar Türkiye'de vurucu timler oluşturmak için öncelikle geçmişte silahlı eylemelere katılmış, bazıları hapiste yatıp çıkmış olan kişilerle bağlantı kurdular. İran kültür merkezlerine gelip gidenlerden militan devşirdiler. Ayrıca daha geniş bir propaganda ve eleman kazanma ağı kurdular; yayınlar çıkardılar, lokaller açtılar. Ülkelerine dönen elemanlardan oluşan gruplar, doğrudan İran'dan ya da Türkiye'ye gönderilen Kudüs Ordusu üst düzey subaylarınca yönetildiler; ellerine silah verildi. Örgüt elemanları evler, villalar, taşıt araçları satın aldılar, sayısız sahte pasaport ve kimlik elde ettiler. Para kaynaklarını İran'la yapılan ticari kazanç olarak açıkladılar. - Bir anlamda gizli işleri için Türkiye'de açık açık çalışmışlar. Öyle mi anlamak gerek? - Onların anlayışına ve inanışına göre söylemek gerekirse; bu kişiler ve gruplar, İran İslam devrimi yolunda yürümüşlerdir. Yine onların deyişlerine göre "rehberleri" Ayetullah Humeyni ve İran'daki "Hocat-ül-İslam" denilen en üst otoritedir. Açıktan çalıştıkları bir gerçek. Örneğin, bir yabancı elçilik görevlisinin öldürülmesinden sonra, eylemi yayın yoluyla övdüler ve "Kemalist diktatörlük ders alsın!" diye bir de tehdit savurdular. |
|
Hisleri çok güçlüydü babamın, ölmeden önce suikastın rüyasını görmüştü Bugün Uğur Mumcu’un 17’nci ölüm yıldönümü. 11 yaşındaydınız babanız öldürüldüğünde. 11 yaşında ölümü kavrayabiliyor mu insan? Siz nasıl yaşadınız o günü... Bir anda kavrayıp, bir anda büyüyorsun. Aslında ben de gidecektim annemlerle o gün... Eğer gitseydim, muhtemelen ben de ölecektim çünkü her zaman babamla arabaya binerdim, yanına otururdum hemen. Annemle ağabeyim gelene kadar babamla arabada vakit geçirirdik. Renault 12’den bahsediyoruz, ısıtmak gerekiyordu, bilirsiniz. O gün garip bir his geldi bana, gitmek istemedim babamlarla. “Gelmek istemiyorum” dedim. Hayatımda böyle bir duygu bir daha da yaşamadım zaten. Babam beni evde yalnız bırakmak istemediğinden annem babamı ikna etti ve evde kaldım. Babasının kızıydım. Babam önce çıktı evden, annem arkadaydı, kapı kapama sesiyle de bir patlama oldu zaten. Anahtarım yok diye dışarı çıkmadım. O sırada elektrikler kesildi. “Trafo patladı herhalde” diye düşündüm. Annemler de geri gelmedi, “Demek onlar çoktan gitti” dedim içimden. Ama bir süre sonra telefonlar çalmaya başladı. “Gerçek mi?” diye soruyorlardı. Sonra komşumuz Ayça geldi. Annem onu göndermiş. Piyano çalardım o dönem, beni öyle oyaladı. Ardından eniştem geldi. Bir saat içinde de ev çok kalabalık oldu zaten. Annem geldi sonra. Abim de 15 yaşındaydı. Bulutsuzluk Özlemi’nin konserine gitmişti o gün. -Anneniz size hemen söyledi sanırım değil mi babanızı kaybettiğinizi? Annem özellikle kendi söylemek istedi sanırım. Hayatın ilk 11’indeydim daha ama annem ve yanında kırmızı burunlu ağlamış insanlar hatırlıyorum, “Yiğit ol yavrum baban öldü” dedi. Şok geçirdim ve tam o sırada fotoğraf çekildi. İçerisi dolmuş bile, limon kolonyası döküyorlardı bana, hâlâ nefret ederim limon kolonyasından. O sırada Erdal ve Sevinç İnönü geldi. Böyle bir ortamdı. -Abiniz Özgür Mumcu, konserdeydi dediniz. Bulutsuzluk Özlemi konserine gitmişti. Nejat Yavaşoğulları’yla bunu sonradan konuştuk. Abimin konserde olduğu bilindiği için bir aile dostumuz gidip alıyor... Bulutsuzluk Özlemi’ne haber veriyorlar, anons falan ediyorlar, abimi buluyorlar. Arabaya binince de “Baban kaza geçirdi, GATA’ya götürüyorlar” diyorlar. Abim de zeki bir insandır “GATA ne alaka, babam askermi ki” diyor. Sokağa girince arabayı görünce anlamış. Tam o sırada arabayı çekici üzerinde götürüyorlarmış. Araba korkunç bir haldeydi zaten. Direksiyon yukardaydı. 11 yaşındaydım ama adım adım bir şeylerin geldiğini hissetmiştim -Hâlâ aynı evde misiniz? O sokakta? Zaten büyük bir travma yaşıyorduk, çıkarsak evden anıları da bırakırsak bu çok sert bir hâl alacaktı, belki de o nedenle ayrılmadık. Evi değiştirmek ya da anıtı her gün görmek o kadar etkilemiyor, çünkü olayın ardından bir bakkala girdiğimde babamın resmiyle karşılaşıyorum ya da gece otobüste uyuyakalmışsın gözünü bir açıyorsun herhangi bir şehirde Uğur Mumcu Bulvarı var, arkadaşlarınla buluşup belki biraz eğlenmek için yola çıkmışsın. Bunlar bir çocuk için çok zor şeyler. Ama bir şekilde alıştık. -Abiniz ve siz neler olduğunun farkında mıydınız yoksa yıllar içinde büyüdükçe mi babanıza ne yaptıklarının farkına vardınız? Adım adım bir şeylerin geldiğini hissediyordum ben. Teyzemlerdeydik, Bahriye Üçok’un öldürüldüğünü öğrenmiştik, hemen eve gelmiştik iyi hatırlıyorum günü... Muammer Aksoy, Çetin Emeç yakın aralıklarla öldürülmüştü. Bunlar evde çok yoğun konuşuluyordu, hapishanelerden babama el yapımı tespihler geliyordu. Niye geliyor bunlar, mektuplar. Son beş senedir, evde çalışıyordu. Yan daireyi de katmıştık. Hâlâ duruyor orası, 45 bin kitaplık kütüphanemiz var. Arşivlerin hepsine bakıldı zaten. Geceleri çalışırdı babam. Printer sesi gelirdi içerden. Bilirdim ne çalıştığını. Çalıştığı şey neyse karakterlerini yaşar gibi anlatırdı bize. İçine girince öyle bir özelliği vardı, tekrar canlandırarak anlatırdı. Hiçbir zaman bir haberi alt metinsiz okumazlardı annemler. Bütün gazeteler okunurdu. Babam son dönemlerde ne çalışıyordu biliyorduk. Çünkü evimizin içinde konuşulurdu, babam anlatan biriydi. 11 yaşındaydım. Pasif, alıngan, girişken olmayan, sessiz bir çocuktum. Olaylar beni bambaşka biri yaptı. Fotoğraf çekiyorum, şarkı söylüyorum, şubat ayında caz dersi almaya başlıyorum. Mehmet Ağar o meşhur tuğlanın altında kaldı, öyle gözüküyor -Peki, 17 yıl da geçti. Siz bir sonuca varabildiniz mi? Ve aileniz? Kendi adıma şunu çıkarttım yıllar içerisinde, babamın gerçeğe doğru ilerlediğini düşünüyorum. -En son çalıştığı konuyu, PKK ve MİT ilişkisini, Öcalan’ın MİT elemanı olduğunu söylüyorsunuz değil mi? Evet. Baki Tuğ’la 25 Ocak günü randevusu vardı ve muhtemelen Apo’nun MİT ajanı olduğuna dair bir belgenin izine ulaşmıştı. Bu belgeyi aradığını da biliyordum. Üzerine hiç gidilmedi. Baki Tuğ’la görüşüldü mü hiç bilmiyorum. Adım adım gittiğimiz, babamın araştırma teknikleriyle de gittiğimizde -çünkü amcam da halam da hukukçu- bir yere kadar gittik ve o meşhur duvar çıktı karşımıza. “Tuğlayı çekemem, çekersem duvar yıkılır demişti” Mehmet Ağar, annem de “Çekmezseniz siz de altında kalırsınız” demişti. O konuşma gerçek, şahitleri de var. Mehmet Ağar altında kaldı herhalde o duvarın, öyle gözüküyor. İlk defa acıları olan biriyle röportaj yapmıyordum ama bu sefer benim için gerçekten çok zordu. O acının üzerinden 17 yıl geçmesine rağmen zordu. Çünkü babanın ne demek olduğunu bilirsen geçen yılların hiçbir önemi olmaz, o acı önünde eğilirsin ancak. “Babasının kızıydım” dedi. Gözleri doldu bunu söylerken. Elim ayağım titredi, çok korktum ağlayacak diye, çok korktum acısını gösterdiği için utanacak diye, ben Özge’nin acısından çok korktum. 28 yaşındaki Özge Mumcu babası Uğur Mumcu’yu alçak bir saldırıyla kaybettiğinde 11 yaşındaymış. Nasıl korkmam? Arabasını evin önünde patlattılar nasıl korkmam? Babamı çok severim nasıl korkmam? Türkiye’de yaşıyoruz nasıl korkmam? Özge anlattı ben dinledim, ayrılırken ona sıkı sıkı sarıldım. Ve korktuğumu ona hiç belli etmedim. Patlamada babamın bedeninin düştüğü bahçe şimdi park oldu İlk yıldan itibaren her yıl bugün anma töreni düzenliyoruz. Birkaç yıl içinde de 24-31 Ocak haftasını Adalet ve Demokrasi Haftası olarak düzenleme kararı alındı. İlk yılın kasım ayında insanlar bir şey bekliyordu aileden, iki ay içinde organize olarak bir kapalı spor salonunda 5 bin kişinin de katıldığı bir anma etkinliği yapıldı. Yıllar boyunca çok değerli tiyatrocular, müzisyenler maddiyatı düşünmeden anma etkinliklerinde katılımcı oldu. 2000’den itibaren ise bu haftalara isim koyduk, güncel siyaseti de yakalamak için, bu sene başlığımız “Hukuk Devleti, Hepimiz İçin.” Alt başlığı da 24 Ocak’ta Uğur Mumcu Sesleniyor “Güdümlü hukuk, peşin yargı, siyasal kin.” Bu yıl içlerinde demokratik kitle örgütlerinin, sendikaların, meslek odalarının, gazetelerin ve siyasi partilerin de bulunduğu 42 kuruluş etkinliklere katılıyor. Paneller, konferanslar, dinletiler, tiyatro oyunları olacak. 24 Ocak’ta sokakta sinevizyon gösterisi yapacağız adı “Buradaydık.” Patlamanın olduğu yerde şimdi bir anıt var, su deposunun bahçesiydi orası park oldu. O şiddetli patlama olduğunda babamın bedeninin düştüğü karlar içinde olan o bahçe işte, resmi hatırlarsınız. Annem çok uğraştı ve orası park oldu. Hangi örgütün yaptığının önemi yok, taşeron firma gibi görüyorum bunları, emri veren kim? -Kızı olarak yapanı mı yoksa yaptıranı mı bulmak istiyorsunuz? Babamın ulaştığı gerçekleri de engellemek için, herhangi bir örgüt kullanılmış olabilir. Kürt kimlikli olur, siyasal İslam kimlikli olur ya da öldüren siyasi bir ideolojiye sahipmiş gibi gözükebilir. Ama bu cinayetin siyasi ideolojiye sahip olup olmamasından ziyade, gerçekten kim yapmış olabilirle ilgilenmek istiyorum. Emri veren kimdir? Çünkü Türkiye’de o sırada 90’dan başlayan suikastlar ideolojik kavgayı körükledi ve çoğu da siyasal İslam kökenli örgütlerin öldürdüğü söylenen cinayetlerdi. O konjonktürde bunu kullanmak işlerine gelirse bunu kullanırlar. Hrant Dink suikastında da Ermeni kimliği üzerinden bir şey kurmak isterlerse onu kullanırlar. Çünkü bunlar büyük infial yaratacak eylemlerdir ve toplumu parçalayacak eylemlerdir. Bu kimlerin işine yarar ona bakmak lazım. -Sizce Uğur Mumcu kurban mı seçildi, hedef miydi? Öldürülen kimse kurban değil bence. Siyasi cinayetlerde herkes hedeftir. Ve iç içe bu. Şunu söylemek istiyorum, konjonktürel olarak uygun olduğunda taşeron örgüte verirsin işi, o da öldürür. Kimin yaptığının bir önemi var ama kimin yaptırdığı daha önemli. Cenazede tabutu ellerde dolaştırma lafı geçmişti. Annem ’Sandığınızdan çok daha fazla kalabalık olacak, tabutun parçalanmasını istemiyorum’ demişti. Onun üzerine organizasyon yeniden yapıldı. Erbakan geliyor, annemi kızı zannediyor, halamı karısı zannediyor. Babam da gündelik hayatın mizahını çıkarma vardı, cenaze evinde de hayatta da buna devam ediyoruz. Toplumsal bir figür olmuş kaybettiğiniz babanızın ardında durmak güzel ama çok zor. Çok yorucu yanları var. Bireysel yaşama müdahale eden ve aslında onu da besleyen yanları var. 13-14 yaşındayken bütün yazılarını bilmem gerekti, öyle hissediyordum. Gazeteler kartondan maket evler veriyorlardı. ’Baba Cumhuriyet niye vermiyor?’ demiştim ’Kızım parası yok onların’ demişti... ’Ama verse Anıtkabir verir değil mi?’ demiştim, çok gülmüştü babam. Bilip söylemediği bir şey yoktu. ’Demirden korkan trene binmez’ derdi. Cesaretini açıklayan şey budur. Susurluk’u çözmüştü. Çatlı’nın adını ilk yazan kişidir Uğur Mumcu. Gitmedikleri davet yoktu. Çocuklu aktiviteler. Karı-koca gezerlerdi. Her cuma yakın aile dostarıyla yemek yenirdi. Pazar balık yenilirdi. Yürüyüşe çıkılırdı. Düzenli, iyi bir aile hayatımız vardı. Haksızlığa karşı bir öfke duyuyorum ki, hâlâ Uğur Mumcu Vakfı’nda çalışıyorum. Ve işlerin yürümesine çalışıyorum, yoksa bambaşka bir sürü iş yapabilirdim. Yeteneklerim bununla sınırla değil yani. Dolayısıyla bu benim hayat yolum ve haksızlığa karşı kurulmuş durumda. Mezara pek gitmem. Yıldan yıla gidiyorum. Bana “Sen büyüyeceksin ama ben senin yanında olamayacağım” derdi -Çok fazla senaryo var suikastın sebebiyle ilgili. Özel olarak inandığınız ya da kanıtların daha güçlü olduğu bir tanesi var mı? Çok iç içe geçmiş ilişkiler bunlar. Yumak yumak birbirine dolanmış. O yüzden neresinden çekersen, aklının yatacağı bir hikaye çıkıyor karşına. -Son zamanlara daha artan bir tedirginliği var mıydı? Ya da evde anlattığı özel bir durum? Silahı ve çelik yeleği vardı. Üç senedir falan bunlar vardı. O ay içinde şöyle ilginç bir olay var. Rüyasında, kendisini yukarından kendisine bakarken görmüş ve bacakları yokmuş. Patlamada bacakları kopmuştu babamın. Sezgileri çok güçlüydü. Hisleri çok kuvvetliydi. “Bilmem kim ne yapıyor acaba?” derdi, bir arardı, adam ölmüş mesela. O rüya onu etkilemişti. Şunu hatırlıyorum “Sen büyüyeceksin, araba kulanacaksın, evleneceksin, ama ben yanında olmayacağım” derdi. “Niye?” deyince de “Bastonlu olacağım o yüzden ama yanında olamayacağım” derdi. Hissediyordu nedense uzun ömrü olmayacağını. Annemi o günlerde ağlarken hiç görmedim, açıkçası biz de ağlamadık, acımızı göstermedik -Çözüleceğine inanıyor musunuz bu cinayetin? Çözülebileceğine inanmak isterim ama hiç inanmıyorum. Tecrübelerimiz bunu gösteriyor. Ama inanmak istediğimiz için de, aile olarak, bugüne kadar ne yapılması gerekiyorsa yaptık. Şurada 57 dosya var, hepsi Umut Operasyonu davası dosyaları. Bombayı koyan bulunmadı. Bulunsa dahi Kudüs Savaşçılarının yani eylemleri yapan örgütün, terörün taşeron firması gibi çalıştığını düşünüyorum. Arkasında kim var hiçbir zaman öğrenemeyeceğiz, biliyorum. Savsaklanmış bir soruşturma süreci var tüm siyasi cinayetlerde. Muammer Aksoy’un oğlu suikast günü olay yerine gittiğinde “Oğluyum” deyip girmiş. Kimse kimlik mimlik sormamış. Bizimkinde de Demirel gelecek diye sokağı süpürdüler, tüm delilleri yok ettiler. “Akıllarına koymasın, Kennedy’i bile vurdular Uğur Mumcu’yu mu vurmayacaklar” dedi Demirel. Siyasiler böyle yaklaşırsa cinayetleri nasıl çözeceğiz ki? Toplumsal bir olayda bireysel kavgamızı veriyoruz. -Anneniz Güldal Mumcu, amcanız Ceyhan Mumcu, halanız suikastın çözülmesiyle ilgili 17 senedir uğruşıyor. Siz ve abiniz... Cinayet soruşturmalarına annem bizi dahil etmek istemiyordu. Ama konuşuyorduk. Abim de ben de hep içindeydik. Aile çevremiz birbirine çok bağlıdır. Amcalar, halalar, dedeler, kuzenler bizi pamuklara sardılar. Annem bizi korumak adına geride tutmak istedi. Mahkemelere gitmedik. Annemi o günlerde ağlarken hiç görmedim. Biz de ağlamadık açıkçası. Yani bizim ağladığımızı da kimseler görmedi. Gece yatağımda ağlardım. Evimiz yabancı doluydu çünkü. Vardır ya yabancıların içinde öyle ağlayıp zırlamak olmaz, dik durursun, böyle bir kültür vardır, çocuk da olsan bunu o an yapıyorsun. Uzun süre yalnız kalmadık. Ailemiz seferber oldu. Olay sürekli haberlerde, her yerde karşınızda ama siz evde bir taraftan da toparlanmaya devam ediyorsunuz. 15 gün sonra okuldaydım. Zaten sömestir tatilinin üçüncü günüydü. Okul açıldı okula gittim, metametik sınavı gelince ona girdim. |
|
17 yıl önce bugün katledilen yazarımız Uğur Mumcu’yu yurdun dört bir yanında çeşitli etkinliklerle anıyoruz Unutmadık, unutturmayacağız ANKARA (Cumhuriyet Bürosu) - Bombalı saldırı sonucu, 24 Ocak 1993’te yitirdiğimiz gazetemiz yazarı Uğur Mumcu'yu, katledilişinin 17. yıldönümü olan bugün, çeşitli etkinliklerle anıyoruz. Mumcu'yu anma etkinlikleri, Ankara'da bugün saat 11.00'de Batıkent Uğur Mumcu Parkı'ndaki Uğur Mumcu anıtına çelenk konulmasıyla başlayacak. Saat 12.00'de sevenleri ve yakınları karanfillerle ve mumlarla, Gaziosmanpaşa semtindeki Uğur Mumcu Sokağı'ndaki evinin önünde olacak. Burada, Mumcu anısına "Buradaydık" adlı sinevizyon gösterisi gerçekleştirilecek. Sinevizyon gösterisinin ardından da Türk halk müziği sanatçısı Ufuk Karakoç, dinleti sunacak. Daha sonra, saat 14.30'da Mumcu'nun Cebeci Asri Mezarlığı'ndaki gömütü ziyaret edilecek. Saat 19.00'da ise Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezi'nde, "Uğur Mumcu Sesleniyor 2009: Güdümlü Hukuk, Peşin Yargı, Siyasal Kin" başlıklı sinevizyon gösteriminin ardından, Uğur Mumcu Korosu konser verecek. Serkan Kırmızı da perküsyon gösterisi sunacak. Aynı gün Batıkent Ahmet Taner Kışlalı Konferans Salonu'nda da Gürsel Gökçe'nin hazırladığı "Uğur Mumcu'nun Ardından" başlıklı fotoğraf gösterisi gerçekleştirilecek. Saat 19.45'te ise Günel Çantak'ın hazırladığı "Uğur Mumcu" isimli belgesel filmin gösterimi yapılacak. Ayrıca, gazetemiz yazarı Uğur Mumcu ile evinin önünde uğradığı silahlı saldırı sonucu yitirdiğimiz, Atatürkçü Düşünce Derneği'nin kurucusu, Türk Hukuk Kurumu ve Ankara Barosu başkanlarından, gazetemiz yazarı Prof. Dr. Muammer Aksoy'un ölüm yıldönümleri olan, 24-31 Ocak günleri arasında, Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı (um:ag) öncülüğünde, çeşitli sivil toplum örgütlerinin katılımıyla düzenlenen "17. Adalet ve Demokrasi Haftası" da bugün başlıyor. Etkinlikte suikastlara kurban giden tüm aydınlar, söyleşiler, konserler ve tiyatro ile belgesel film gösterimleri ile anılacak. Etkinlikler çerçevesinde yarın, Günel Cantak'ın hazırladığı, gazeteci-yazar Abdi İpekçi anısına belgesel film gösterimi saat 13.00'te, Çağdaş Sanatlar Merkezi'nde gerçekleştirilecek. Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezi'nde ayrıca, Prof. Dr. Sedat Sever'in yöneteceği, Prof. Dr. Cahit Kavcar, Prof. Dr. Aydın Köksal ve Prof. Dr. Mümin Köksal'ın konuşmacı olarak yer alacağı "Yabancı Dille Öğretim" konulu bir açıkoturum yapılacak. Açıkoturumun ardından Ankara Cumhuriyet Okurları (CUMOK) Dönem Sözcüsü Haluk Yalvaç'ın yöneteceği, gazeteci-yazar Faruk Bildirici, Prof. Dr. Yahya Kazım Zabunoğlu ve gazetemiz yargı muhabiri İlhan Taşcı'nın konuşmacı olarak yer alacağı "Dinlenen, İzlenen, Susturulan Gazetecilik" konulu başka bir açıkoturum gerçekleştirilecek. Açıkoturumların ardından Karşı Atölye'nin hazırladığı "Cesaret Tek Bir Sözcükle Başlar" adlı tiyatro oyunu sahnelenecek. ![]() |
| KimKimdir - "Adının" veya "Soyadının" ilk harfine göre ... |
| A | B | C | Ç | D | E | F | G | Ğ | H | I | İ | J | K | L | M |
| N | O | Ö | Q | P | R | S | Ş | T | U | Ü | V | X | W | Y | Z |
| Oluşturulduğu 20.01.2010 tarihinden beri bu sayfaya 306 kere erişilmiş olup © AYPA.TV sitesi kurulduğu 31.12.1996'dan beri 2.500.000 + 346536 kere ziyaret edilmiştir. © Dipl.-Ing. Ali YILDIRIM · D-13585 Berlin, Luther Platz 4 |










