| "Yeni Gün Avrupa" Yayın Hayatına Başladı
|
![]() İrfan Ergi İrfan Ergi: “Deniz Feneri e.V. davası, bir cinnetin göstergesidir” Federal Almanya tarihinin en büyük bağış yolsuzluğunun ortaya çıkmasında ve kamuoyuna mal olmasında büyük rol oynamış bir isim İrfan Ergi. Gerçekten de en önemli bilgi ve belgeler, önce bu çok dilli, kabına sığmaz Türk gazetecisinin kalemiyle geniş kesimlerin ilgi alanına girdi. Milliyet gazetesinde görev yapan İrfan Ergi, konu hakkındaki derin bilgisiyle, arka planda saklı gelişmeleri, hatta şifreleri rahatça okuyabildi. Zaten bu nedenle, kısa zamanda “Deniz Feneri bekçilerinin” ana hedefi haline geldi. Olayın “başkahramanları”, zaman zaman basına da yansıyan açıklamalarında, işin bu kadar dallanıp budaklanmasından Ergi’yi sorumlu tuttular ve hakkında çeşitli ithamlarda bulundular. Tabii bu arada bol bol “aba altından sopa göstermeler” de yaşandı. Sadece İrfan Ergi değil elbette, Türkçe basının çeşitli yerlerinde bulunan daha başka gazeteciler de kendi yayın organlarında konuyu gündeme getirdiler. O insanların da katkılarını göz ardı etmek, en azından haksızlık olur. İşin bir yanı bu. Bir başka yanı da, şu: İrfan Ergi, yalnız değil ve yalnız bırakılmayacağı da kesin. Anlaşılan “Türk irticası”, başına, bu yükün altına girmeye hazır gazetecilerden oluşan bir “dertler taburu” aldı. Öyle görünüyor. Türkiye ve Almanya’da gazetecilik ve siyaset bilimi dalında çeşitli üniversitelerde okumuş, üstelik buralardan mezun da olmuş, kökleri Balkanlarda yatan emekçi bir Türk ailenin çocuğu, bu gerçekten hareketli gazeteci, YeniGün Avrupa’nın (YGA) sorularını yanıtladı. YGA - Sizin için Deniz Feneri e.V. davası nasıl bir anlam taşıyor? İRFAN ERGİ - Deniz Feneri e.V. adını verdiğimiz bu dava süreci, benim için bir turnusol kağıdı görevi görmektedir. Türkiye-Almanya, medya ve siyaset gibi konularda gerçeklerin ortaya çıkarılmasında kılavuz işlevi vardır. Bu davaya süreç olarak bakıyorum, çünkü 17 Eylül 2008 tarihinde Frankfurt’taki yargılamada 3 kişi hüküm giymiştir, ancak, 16 kişilik “İkinci Dalga Deniz Feneri e.V.” soruşturması, yine onunla ilgili OFWeG Kooperatifi soruşturması ve Türkiye’deki Deniz Feneri soruşturmaları da sürmektedir. İşte bu süreç sağlıklı analiz edildiği, çapraz düşünüldüğü zaman, sadece gerçeklere tutulan bir ayna, ayrıntıları ortaya çıkaran bir prizma işlevi görmemekte, bize bir sistem eleştirisi sunma şansı da tanımaktadır. Bu yüzden, davaya konu olan olaylar, kişi ve konular benim için birer ağaçtır. Ben, bunu günlük gazeteciliğime çeşitli nedenlerle yansıtamasam da, sürekli ormanı görmeye çabalıyorum.... Ahlaksızlığın zirvesi YGA - Bu tezinizi biraz açar mısınız? Yani, olan bitenlerin arka planında nelerin yattığını, neyin aslında ne olduğunu, bu süreç çerçevesinde nasıl görebiliriz? ERGİ - İnanın, kamuoyunda kimsenin bu konudan haberdar bile olmadığı dönemlerde, en azından 3 yıldan uzun bir süredir, bu konuyla ilgili çalışıyorum. Siz “Deniz Feneri” diye iki sözcük kullandığınızda, ben o konuda günlerce aralıksız konuşup yazabilirim... Ancak, bu konuyla ilgili tezimi bazı satırbaşları altında, önem sıralaması yapmadan, özlüce somutlamaya çalışayım... Önce ahlaktan başlayayım: Bence, Almanya’daki Deniz Feneri e.V. davası Türkiye’deki siyasal ve sosyal sistemin çürümüşlük, zaaf ve kokuşmuşluğunu iyice ortaya serdi... Türkiye, acil ve radikal olarak, bütün sınıfları, kurumları, zihniyetiyle, ciddi bir demokratikleşme, yeniden yapılanmak ve şeffaflıktan geçmek zorundadır... Bakınız, yasal mevzuat bu kadar açık olmasına ve Türk vatandaşlarının dolandırılmasına, bazı Türklerin adi suç işlemesine ve açık Türkiye bağlantılarına rağmen, davanın kamuoyuna mal olduğu 2 yıldan beri, Türkiye’de dişe dokunur bir adli veya idari işlem yapılmadı. Bu, bence, bütün Türkiye adına utanılacak bir durumdur... Şimdi, sesli düşünecek ve kendimize bu durumu açıklayacak şöyle bir model kursak bile, mevcut siyasal, hukuksal ve etik kepazeliği akıl ve izanla açıklayamayız: Moda bir sözcüğü kullanarak, “velev ki” ABD’nin küresel planları ve Büyük Ortadoğu Projesi çerçevesinde AKP iktidarı, Türkiye’ye hakim kılınsın... “Velev ki”, bu AKP de, bazılarının iddia ettiği gibi Avrupa’daki yeşil sermaye şirketlerinden ve bu arada Deniz Feneri’nden aktarılan kaynaklarla kampanya, propaganda, örgütlenme, harcama avantajlarını yakalayarak palazlansın. Bu nedenle, AKP hükümeti, Deniz Feneri e.V. konusunda ucu kendine dokunabileceği kaygısıyla sürekli engelleme, karartma, zorlaştırma, zamana yayma taktiği uygulasın... Bu modeli, analiz etmeden doğru varsayalım ve üzerinden bir şöyle bir akıl yürütelim: Peki, bu, zorla imaj olsun diye kendisine ille “Ak” dedirtmeye çalışan ve dün kurulan, bugün iktidara gelen, dış destek ve yönlendirmeli tarikat-cemaat-ticaret koalisyonu AKP adlı parti, Türkiye’nin bütün kurumlarına bu denli hiyerarşik ve su sızdırmaz biçimde hakim mi? Bütün kurumlar, iki-üç AKP militanının yüzde 100 denetiminde mi? Bütün akıl tutulması, yanlış bilgi ve manipülasyon çabalarını bir yana bırakalım, Türkiye’de eleştirel kamuoyu hiç mi kalmadı? Türkiye, Adorno’nun deyişiyle, “otoriter kişiliklerden” oluşan bir toplum haline mi geldi? Bizim hiç mi “özgün liberalimiz” yok? Hepimiz gergedanlaştık mı? Bu, bende Türkiye’nin en büyük ve sınıflar üstü sorununun, gelir adaletsizliği, işsizlik, Kürt milliyetçiliği ve/veya ayrılıkçılığı, laik-dinci kesim çelişkisi değil, ahlak olduğu kanaatini güçlendiriyor. Türkiye’nin kentlisi de köylüsü de, Türk’ü de Kürt’ü de, dincisi de, laiki de, ahlaksızlık batağından çıkmak durumundadır... Osmanlı’dan başlayan, Cumhuriyet’le gelişen modernizm süreci, Türkiye toplumunda maalesef böyle yapısal bir ahlak sorunu da yaratmıştır. İşte Deniz Feneri davası bunu bize çok daha iyi yansıtabilmektedir. Deniz Feneri, ahlaksızlığın zirvesidir YGA – Nasıl bir zirve bu? ERGİ - Düşünün, insanların en insani merhamet, iyilik vb duyguları sömürülmüş, istismar edilmiştir Deniz Feneri’nde. Bu, kendisine anlamı “güzel ahlak” olan İslam dinini güya bayrak edinmiş, ancak gerçekte din bezirganı olan grup ve kesimlerce kurulmuş bir tezgahtır. Yeşil sermaye dolandırıcılığında, insanların helal (faizsiz) kazanç saikinden çok yüksek kâr payı vaadiyle aslında kazanç hırsları, Özal döneminin moda deyişiyle “köşe dönücülüğü” istismar edilmiştir. Gerçi bazı mağdurlar paralarını talep etmişler, din bezirganlarını rahat bırakmamışlardır. Ama Deniz Feneri e.V. davasında mağdurların genel yaklaşımı, “Ben fitre, zekat, sadaka, kurban bedeli, adak, yardım, bağış vb saikiyle paramı verdim. İstismar varsa, günahı boyunlarına. Allah belalarını versin” şeklinde gelişti. Bir de rakamlar “yeşil sermayeye göre düşük olduğu için, bürokratik güçlükler nedeniyle, aslında mağdurların paralarını geri alma olanağı bulunduğu halde, atanan kayyumlara başvurular düşük düzeyde kalmıştır... İşin garibi, mahkemede “işin elebaşıları” olarak nitelenen İstanbul’daki bazı kişiler bu durumu, “vatandaşın Deniz Feneri’ni komplo olarak gördüğüne delil” diye değerlendirmiş ve “kandırıkçılık” oynamaya devam etmişlerdir. Gerçekten de bazı toplum kesimleri, bu kadar açık ve kesin mahkeme kararlarına, gerçeklere rağmen hâlâ bunun “İslam’a veya Deniz Feneri’ne bir Hıristiyan komplosu olduğunu” savunabilmektedir! Davayı iyi izlemediler YGA – Peki, ya Türkiye’deki muhalefet partileri? Onlar?... ERGİ – Bu konuyu sürekli gündemde tutmaya çalışan ana muhalefet partisi CHP’ye gelince... Türkiye’de bakanlıklar, KİT’ler BİT’ler, Vakıflar vb onlarca kurum ve kuruluşta yolsuzluğun, irtikap, rüşvet ve yolsuzluğun haddi hesabı yokken, bir konuyu adam gibi araştırıp, belgeleriyle ortaya çıkarmak varken, Almanya’da aslında maddi boyutları Türkiye’dekilere göre hayli küçük olan Deniz Feneri e.V. davasından medet ummaları, bence bir acz işaretidir. Yanlış anlaşılmasın, elbette ilke olarak doğru tavır sergiliyorlar. Ancak, aynı ilgi ve enerjiyi Türkiye’deki onca hukuksuzluk ve aykırılıkla ilgili olarak da kullansalar, çok daha ciddi ve tutarlı muhalefet yapmış, Türkiye’nin kıt kaynaklarının israfını bir nebze azaltmış olurlardı. YGA – Yani muhalefetin ve bu arada özellikle CHP’nin yanlış bir yolda olduğunu mu ileri sürüyorsunuz? ERGİ - CHP’nin de bu konuda stratejik değil taktik davrandığını ve sansasyon peşinde koşarak, yer yer kalitesiz etkinliklerle hem rakiplerine gereksiz malzeme sunduğunu, üstelik elindeki kağıtları da zayıflattığını söylemek zorundayım. Almanya’daki davaya Kemal Kılıçdaroğlu’nun ve Ali Kılıç’ın yanında Almanca ve Alman hukukunu bilen birileri gönderilseydi herhalde çok daha iyi olurdu. Yazılan bir kitap taslağını “İşte Almanya’ya bir türlü gelmeyen dosya” diye kamuoyuna sunmak veya 3 sene önceki dosya kayıtlarını, ihbarlarını “yargı sürecinden geçmiş belgeler, gerçekler” diye sunmak da CHP’den beklenen bir tutum değildi bence. Tamam, muhtemelen siyasi kariyer hırsına kapılan birileri tarafından yanlış yönlendirildiler belki... Ama bunu da denetleyecek, hata varsa, özeleştirisini yapacak, tekrarını önleyecek kolektif bir akıl yok mu CHP yönetiminde? Atatürk’ün partisi diye bildiğimiz CHP’nin, Türkiye’nin diğer siyasal yapılanmaları gibi, kaliteli insanlar bulup onları değerlendirme, destekleme zorunluluğu bulunuyor. YGA – Buradan bakıldığında Deniz Feneri neleri ortaya çıkarmış sayılmalı? ERGİ - Haksızlık etmek istemem, ama Türkiye’nin bütününde bir “negatif seleksiyon” ve “hegemonik yapılanma” sorunsalı hakimdir. Türkiye’de çapsız, niteliksiz, ikinci kalite bir sürü insan hak etmediği halde, şans, yağcılık, nepotizm, mezhepçilik, hemşehricilik, adam kayırıcılık, torpil, istismar, entrika vb nedenlerle öne çıkmakta, makam, mevki, kariyer, unvan, şan, şöhret, para sahibi olmaktadır. Öte yandan, nitelikli ve yetenekliler de, hasbelkader bir yere gelmiş bu adamların kıt kaynakları paylaşmama, güç ve otorite merakı yüzünden itilip kakılmakta, sömürülmekte, bezdirilmekte dolayısıyla gereğince değerlendirilmemektedir. Bu, sadece, değerli ve yetenekli insanların, önemli ancak çoğu yeteneksizler tarafından bedbaht edildikleri kişisel bir süreç değildir. Türkiye’nin kıt insan sermayesinin de heder edilmesinden dolayı ulusal bir sorundur. Çevrenize bakın. Kültürde, sanatta, siyasette, ekonomide toplumsal yaşamın her alanında hep aynı isimler... Az sayıda yeni de, bu hegemonik yapılanmanın köşebaşlarını tutanlardan izin alan ya da kerhen rıza gösterilen isimler... AKP’nin bu dönemde basına baskı girişimleri, Deniz Feneri e.V.’nın aslında hiçbir biçimde ilerlemeyen soruşturmasına bile yayın yasağı koyulması. Haberleri bile ihbar kabul edip gerekeni yapabilecek bir yargının Almanya’dan gelecekleri bekleme taktiğiyle delilleri karartmaya fırsat sağlayarak, adaletin kendi kalesine gol atması, Kanal 7 ve Deniz Feneri yetkililerinin her habere, kitaba cevap yazıları, tekzipler, düzeltmeler göndermesi, internet üzerinden bu tür haberleri yapan basın emekçilerine iftira ve karalamalarda bulunmaları, dava açmaları vb ise yine uzun bir hikaye... Bunlardan bizzat yaşadığım birkaç örneği daha sonra aktaracağım... Türk medyası da iflasta YGA - Medyada neler oldu?Bir çöküşün tablosunu verir gibisiniz... ERGİ - AKP hükümetindeki Türkiye’nin hallerini Deniz Feneri prizmasından geçirmeden önce, bizim medya mahallesinin hallerini deşmek durumundayım. Az önce “CHP bazı konularda çuvalladı” demeye getirmiştim. Bedeli ne olursa olsun, yaşamı boyunca gerçeğe, sadece gerçeğe ve doğruya bağlı kalmaya söz vermiş biri olarak ve üstüne basa basa, Türk medyasının, “Babıali”nin de iflas ettiğini ileri sürüyorum. YGA - Neden? ERGİ - İşin doğası gereği giderek sermayenin yoğunlaştığı Türk medya sektörü, tekelleşme ve yabancılaşma illetinden kurtulamamış, sendikalaşma, çalışanların yönetime katılması, meslek içi eğitim, dünyayla iletişim ve uyum, özdenetim, editoryal bağımsızlık olmadığı ve kalite, medya üretiminin her alanında aranan bir özellik olmadığı için, Deniz Feneri haberciliğinde de somutlandığı gibi, çok başarısız bir sınav vermiştir. Bileşik Kaplar Yasası uyarınca, bütün kurumların yozlaştığı, aslında bir üstyapı fenomeni olan ahlaksızlık girdabına yakalanan Türkiye’de, medyanın da bu süreçten varit kalması düşünülemez elbette. Hegemonik yapılanma, negatif seleksiyon, nepotizm medyada daha da bariz. Üstüne üstlük, Avrupa merkezci bir kültürden beslenen, ancak, Türkiye ve dünyaya hep İstanbul merkezci bakan, herkesi küçümseyen “Babıali” egemenleri ve çalışanları da işin cabası... Deniz Feneri e.V. davasıyla ilgili haberler, 25 Nisan 2007 tarihinde Kanal 7 Frankfurt binasına yapılan polis baskınıyla başlamadı. Bu konuyla ilgili haberler çok daha önce yapıldı. Merak edenler, arşivlere bakabilir. Deniz Feneri e.V. bağışlarıyla alınan Atlas I Feribotu haberleri Milliyet’te yayımlandığında birkaç kişi hariç Türkiye’de kimse bu işin arkasında Deniz Feneri, Kanal 7, tarikat, siyaset yapılanması yattığını bilmiyordu. Medyanın büyük çoğunluğu uyuyordu... Neyse, gerçek şu ki, bu konuda birçok meslektaşımca yayımlananlardan çok daha fazlası yazıldı, ancak yayımlanmadı. Hiçbir kurumu kastetmeden, genelleyerek konuşuyorum: Yapısal zaaflar, medya emekçilerinin üretimlerini gerektiği gibi değerlendirmesinin önünü tıkıyor. Çünkü bu, medyanın bütününü kapsayan bir özellik. Deniz Feneri e.V. konusu, uzun süre özellikle İslamcı militan medyada yer bulmadı veya bulamadı. YGA – Niye bulamadı? ERGİ - İşte bu yozlaşma ve yabancılaşma nedeniyle... Sermaye ve iktidarın medya ile ilişkileri nedeniyle, gazeteciliğin artık halkın haber alma hakkı için değil, patronların ihale alma hakkı için yapılması veya istismar edilmesi nedeniyle. İslamcı-dinci burjuvazinin yükselmesi, tarikat-cemaat militanı medyanın palazlanması nedeniyle, Türkiye’de araştırmacı gazeteciliğin ölmesi nedeniyle. Popülizmin siyaset kadar medyada da prim yapması nedeniyle... Gazetecilerin kendi ilkelerine ihanet etmesi, konformizm, adamsendecilik, kariyerizm, işsizlik korkusu nedeniyle, el sanatının önemsizleşmesi, insan kıyımı, dünyaya kapalılık nedeniyle.... Daha sayayım mı? YGA - Kimi “yandaş medya” militanları, Almanya’nın bu skandalda Ergenekon bağlantılı bir İslam ve hatta AKP düşmanlığıyla hareket ettiğini, dolayısıyla bir oyunun parçası olduğunu bile iddia etti. Bu, basit bir “cahil cüreti” mi, yoksa politik bir cepheleşmenin mi göstergesi? Yani, örneğin Obama ABD’si ile Merkel Almanya’sının İslam çerçevesinde bir cepheleşmeye gittiğine mi işaret ediliyor? Siz bu yaklaşımı nasıl buluyorsunuz? ERGİ - Sizin “yandaş medya” olarak adlandırdığınız bu kesim, bence sadece Türkiye toplumundaki niteliksizlik ve yozlaşmanın değil aynı zamanda “sağa kaymanın” da bir işareti. İvmesini son dönemdeki küresel gelişmelerden alan, fakat son 60 yılda Türkiye üzerine oynanan oyunlar ve “toplum mühendisliği” sonucu iyice muhafazakar hatta resmen gerici hale getirilen “yeni Türkiye”nin Babıali’sini de artık bunlar oluşturuyor. Arkalarını cemaat ve tarikatlara, onlarla bağlantılı şirketlere ve kısmen siyasi erke dayamış bu gazeteci kılığındaki militanlar, bence çok tehlikeli. İşin daha da vahimi, “Tarikat-Siyaset-Ticaret” üçgeninin bu kerametleri kendilerinden menkul ve birbirinden cevval militanları, eski Babıali’nin kuruluşlarında da artık itibar görür oldu. Değişen toplumun nabzını tutma, liberal-muhafazakar anlayışlara kucak açma, tarikat ve cemaatler koalisyonu hükümete şirin gözükme gibi saiklerle “öteki mahallenin” bazı süzmelerinden medet umularak, köşeler veriliyor ve “möhem fikirlerine” platform açılıyor... Dikkat ederseniz, din bezirganı-militan medyada aksi yönde, “öteki”ne hiç öyle kendi dünyasında yer verme gibi bir çaba bulunmuyor... Tarikat gazeteciliği etkili YGA – “Çakma gazeteci” militanlar diyorsunuz... ERGİ – Benim zaten asıl dikkatinizi çekmek istediğim nokta, aslında gazeteci kılığında ideolojik (tarikat, siyasi İslam) ve tecimsel ereklerin militanlığı dışında bir şey üretmeyen bu “çakma gazetecilerin”, yine de kendi tabanlarına yönelik karartma ve akıl tutulması operasyonuna başarıyla tetikçilik yapmalarıdır. Hiçbir veriye dayanmadan, isnat ve iftira dolu komplo teorileri yapan, hiçbir ilgisi olmadığı halde “Ergenekon” sürecini Deniz Feneri e.V. ile karşılaştıran, Almanya’yı Türkiye’ye müdahale ile suçlayan, hatta Aydın Doğan’a Alman istihbaratının denetiminde olmak iftirasını atan bu çakma gazeteci militanlar, yine de ciddi bir okur kitlesine ulaşıyor ve (inanılmayacak bir şey) kabul görüyor, inandırıcı bulunuyorlar. Sahte olduğu bizzat Federal Anayasayı Koruma Örgütü’nce açıklanan bir yazıya dayanarak, günlerce Aydın Doğan aleyhine karalama kampanyaları açıldı. Muhtemelen yine aynı kişiler veya onların yoldaşları tarafından CHP’nin güya Friedrich Ebert Vakfı’ndan para yardımı aldığına dair sahte belgeler yayımlanarak, savcılık üzerinden CHP aleyhine soruşturma bile açtırılarak, Türk ve Almanya resmi makamları üzerinden bir sürü yazışma yapıldı. Yine hayal ürünü belgelerle CHP’li Kemal Kılıçdaroğlu, Almanya’ya gelişinde takip edildiği, fuhuş yapılan saunalara gittiği ithamlarına maruz bırakıldı. PKK’lı sabıkalılarla ilişkilendirildi... Sanal sosyal şebeke “Facebook”ta bu sahteciliklere dayanılarak, tam da seçim zamanı, aleyhine kampanyalar düzenlendi... İlginçtir, evrakta tahrifat ve sahtecilik suçu, Türkiye’nin en tepesindeki AKP’li siyasilerden, TOKİ çekilişlerinin de noterliğini yapan ve hapisteki Mehmet Gürhan’dan vekaletname alınmış gibi işlem yapan notere, RTÜK Başkanı Aykut Akman’a kadar ilginç bir çizgi izliyor... Aslında tarikat ve ticaret tetikçisi olan gazete ve gazeteci kılıklı “çakma medya” ise, bu zihniyete paralel olarak muhtemelen tek elden üretilerek, servis edilmiş güya Almanya kaynaklı sahte belgelerle “görevini” yerine getirerek, öz işlevini, yani tetikçiliğini yaptı. Şöyle bir arşivleri tarayın, bu sahte belgelere dayanılarak, ne kadar çok gazete, internet sitesi, televizyon kanalı manipülasyon ve çarpıtma haber için kullanılmış. Elbette bunların ezici çoğunluğu tarikat-siyaset-ticaret tenorlu çakma medyaydı. Ancak, bir delinin kuyuya attığı taşın etrafında o kadar çok yaygara koparılmış, o kadar çok laf-ı güzaf edilmiş ki, şaşırmamak mümkün değil! Bunu sadece kötü niyet, kasıt veya komplo ile de açıklayamayız. Elbette, bu Almanları küçük dillerini yutacak kadar şaşırtan, küstahça belge sahtecilikleri, bunların çakma medyaya servis edilmesi, çakma gazetecilerin bu konuyu geviş getirircesine sömürmeleri vs hep Türkiye üzerinde egemenlik sağlama, devletin kaynaklarına sahip olma, rejim ve düzeni tarikat-cemaat ve emperyalistlerin iradeleri doğrultusunda düzenleme amaçlı operasyonlar.... Ama, bu aynı zamanda Türkiye’de son dönemde iyice yaygınlaşan, sabah-akşam bilgisiz-belgesiz ahkam kesmeye, “Havanda su dövme” kültürüne de dayanıyor bence... Tanrım, bu kadar mı bol zamanı var insanların, bu kadar mı kifayetsiz laf edilir? Bu kadar mı yapay gündem, afra tafra, abidik gubidik ile zaman öldürülür? Özellikle, televizyonlarda zamanı kaliteli, pahalı programlarla doldurmak zor, ucuz işlerle halkı aptallaştırmak kazançlı ve geçer akçe olduğu için, saatlerce “gerzeklik” yapılıyor. Açın bakın dünyanın bütün televizyonlarına, bizimkilerdeki gibi bir curcuna göremezsiniz. Lümpen programları bir yana sözde entelektüel iddialı programlarda da aynı doku, aynı terane.... Militan medya ve oralarda öbeklenen, “anlı şanlı” çoğu da üfürükten akademik payeli (Biliyorsunuz bu tayfa, akademik titrlere çok meraklıdır. Son 20-30 yıllık dönemde de bu alanda hayli yol aldılar!), çakma gazeteci ve militan yazıcılar, yine asıl sorunlarının gerçek ve doğruyu aramak, bulmak olmadığını, gerçekler karşısında sessiz ve hareketsiz kalarak kanıtladılar, beniyanıltmadılar! Bütün bu yukarıda değindiğimiz, Alman Polisi, dışişleri bakanlığı, iç istihbarat belgelerinin sahte olduğunu en yetkili ağızlardan ve elbette düzgün Almanca ile yazılmış, gerçek belgeleri de kupür olarak yayımlayarak ortaya koymamıza rağmen, çakma gazete ve gazeteciler bırakın özür ya da düzeltmeyi, küçük de olsa haber değeri vererek, sayfa ve ekranlarında yer vermediler. Oysa günlerce, sayfa ve ekranlarını bu teranalere, iftiralara, karalamalara ayırmışlardı...Bu tavır da, görmek isteyen gözler, mühürlü olmayan kalpler ve kireçlenmemiş beyinler için, çakma medyanın Türkiye’nin yükselen gücü olan “tarikatçı-cemaatçi, lümpen, taşralı ve komprador güçlere” ait medya kılığına girmiş, sırtlan olduğuna başka bir kanıttır. Bazı şeyler değişiyor YGA – Bunu nasıl bu kadar pervasızca yapabiliyorlar sizce? ERGİ - Almanya’ya gelmemiş, Almanca bilmeyen, konuyla ilgili hiçbir orijinal belgeyi görmemiş yetkililer, avukat, savcı, hakim ve polislerle konuşmamış, binlerce sayfalık dosyaları okumamış bu “akıl satıcısı” çakma gazetecilerin bazıları, Deniz Feneri e.V. süreci ilgili spekülasyonları bir kısmı aptallığından, bir kısmı çokbilmişliğinden, önemli bir kısmı ise “bizim mahalle, bizim eleman” anlayışıyla koruma-kollama kaygısından yapıyor. Bazıları o kadar ileri gidiyor ki, bu konularda araştırma yapan, haber yapan gazetecileri de isim vererek, imalarda, isnatlarda bulunarak hedef gösterecek kadar bayağılaşıyor... İnanın, kulaktan dolma, yarım belge, bilgiyle yazı yazan bu zatların “iddialarına” cevap ve düzeltme yazısı, tekzip yazmaya kalksam, her sözcüğünü düzeltmek gerekecek. Bu denli kötü, kalitesiz ve insanlık adına utanç verici ölçüde art niyetliler ki, medyanın artık neredeyse yarısını oluşturan, çoğu kez muhafazakar-Müslüman maskesi altına saklı, ancak gerçekte bütünüyle antidemokratik bu siyasal İslamcı çakma medya ve gazeteciler, artık medyanın bütününü kurtarmak için kesilmesi gereken bir kangren haline gelmişlerdir. Bu elemanları kaale almak bile bence medya ilkelerine ihanettir. YGA – Bu yaygınlaşan AKP avukatlığını nasıl açıklıyorsunuz? Daha doğrusu “muhalif cephede” neler oluyor? ERGİ - Tabii bazıları da özellikle CHP’nin Deniz Feneri konusunu sürekli işlemesi nedeniyle, AKP’ye bir dış müdahale, komplo olarak gösterip, değerlendirerek hükümetin doğrudan ya da dolaylı desteğini almaya, hedef saptırmaya çalışıyor. Deniz Feneri e.V. davası, özünde, adi suçtur. 17 Eylül 2008 tarihli sözlü kararda belirtildiği gibi, asıl elebaşıların Türkiye’de olduğu örgütlü ve nitelikli bir dolandırıcılık suçudur. Buna, türlü komplo teorileri yakıştırmak, bilgisizlik, cahillik, ucuzculuk, aptallık, yalancılık vb her sözcükle nitelendirilebilir. Bu tür ifadelerde her şey vardır. Ancak aradığımız “gerçek”, bu tür komplo teorilerinin hiçbir yerinde, hiçbir oranında yoktur... Obama ABD’sinin, Merkel yönetimindeki Almanya ile Türkiye üzerinden ve Deniz Feneri e.V. davasıyla bir hesaplaşmaya gittiğini söylemek için ise bence elimizde yeterli veri bulunmuyor. Kaldı ki, Obama’nın “yeşil kuşak” uygulamalarından vazgeçtiğine, artık Büyük Ortadoğu Projesi kapsamındaki “ılımlı İslam” yaklaşımına öncelik vermediğine ve yeni bir diyalog arayışında olduğuna dair çok sayıda delil ve karine görebiliyoruz... ABD’nin Irak’tan çekilme işlemi büyük ölçüde tamamlandığında, Türkiye’de Washington’un her türlü eylem ve işlemine onay verecek sözde “ılımlı Müslüman” bir hükümete gereksinimi kalmayacaktır. YGA – Peki, ya Almanya? ERGİ - Almanya’ya gelince: Türkiye’yi Avrupa Birliği’ne tam üye yapmak istemeyen, “imtiyazlı ortaklık” adını verdikleri ne idüğü belirsiz bir terane ile Ankara’yı oyalayan Hıristiyan Demokrat Birlik partili (CDU) Angela Merkel, bütünüyle bir devlet siyasetini temsil etmiyor. 27 Eylül’de yapılacak genel seçimlerden sonra iktidarda olup olmayacağını bilmediğimiz ve halen sosyal demokratlarla büyük koalisyona girmesi sayesinde başbakan olan Merkel’in, temelde İslam karşıtı bir siyaset uygulayacağını düşünemiyorum. Aslında adı ne olursa olsun, Batılı siyasilerin çoğunlukla sözde farklı da olsa özde Türkiye’nin demokratikleşmesine değil, onun kendileriyle uyumlu, itaatkar bir biçimde çalışmasına öncelik verdikleri bilinmektedir. Kısmen Avrupa merkezci zihniyet, kısmen kolonyal zihniyet ve “Xenophobie” (yabancı korkusu) kökenli bu yaklaşım, değişmekte ancak belirleyiciliğini sürdürmektedir. Ne derin ABD, ne de derin Almanya, her konuyu özenle inceleyen, araştıran ve ulusal çıkarlara öncelik veren çoğulcu, demokratik, şeffaf, özgürlükçü, sivil toplum kuruluşları işlevsel, sendikaları güçlü bir Türkiye’yi reel politik nedenlerle tercih edebilir. Böyle bir tercih içinde olamazlar. Ortaklık, işbirliği, uyum retoriğinin altında aslında kendini üstün gören ve Türkiye’nin tabi olmasını, biat etmesini bekleyen bir zihniyet bulunmaktadır çoğu Batılı aktör ve kuruluşta... Az önce belirttiğim gibi, farklı ülke ve kesimlerde farklı yoğunlukta olan bu hakim zihniyet de zamanla değişmekte, daha eşitlikçi ve “fair” bir yaklaşım yaygınlaşmaktadır. Tabii ki, ABD, kendi projesi olan ve küresel planda önemli işlevler görmekte olan AKP’ye zarar verecek, yok edecek bir işleme, bu aşamada sıcak bakmayacaktır. Deniz Feneri e.V. davasının, gerçek ne olursa olsun AKP’yi olumsuz etkilemesi engellenecektir. Ancak, bu geçicidir. Bence, genelde ABD ve Almanya arasında genelde “siyasal İslam”, özelde AKP ve tekilde de “Deniz Feneri” konusunda çelişki değil, uyum ve işbirliği vardır. Almanya’nın yıllardır ülkesinde barınmasına göz yumduğu Kaplancı vb etiketli radikal İslamcı gruplara sınırlarını göstermesi, önlemler alması ABD’nin özellikle 11 Eylül saldırılarından sonra değişen stratejisi ile uyumludur. Almanya, önemli bir kısmı Alman vatandaşı olan Türklerin, Müslümanların AKP gibi bir yapılanmadan etkilenmesini bence hoş karşılamaz. Kaldı ki, CDU, AKP’nin Avrupa Halk Partisi adı verilen muhafazakar bloğa üye olmasına da çekince koymuştur. İşin ilginç tarafı, Almanya sosyal demokratları ve Yeşiller’i de CHP’yi sağcı ve milliyetçi bulmakta, AKP’ye ise görülmemiş bir hoşgörü ile yüksek oranda itibar kredisi vermekteler... Bağış yolsuzluğuna tepkisizlik YGS – Almanya ve diğer Avrupa ülkelerinde yaşayan Türkiye kökenli toplum, hadi “Türkçeli toplum” diyelim, bu skandalı nasıl karşıladı, nasıl izledi ve ne gibi tepkiler gösterdi? Federal Almanya tarihinin en büyük bağış yolsuzluğuna, o boyutlarda bir tepki gösterdi mi? Göstermediyse neden? Neler gözlediniz?.. ERGİ - Almanya’daki Türkiye, Türkiye’de gelişmeler ve Almanya’nın “başarılı” siyaseti sonucu etnik, siyasi, dinsel ve kültürel olarak bölündüğü, Alman sosyologların “birden çok kişiliğe sahip” dediği bir yapıya büründüğü için, farklı tepkiler gösterdi. Çoğunluk zaten hayata ve kendine yabancılaştığı için pek kaale almadı. Konu ancak Türkiye’de büyüyünce, oradaki önemin buradaki yansımaları, bazılarını uyandırdı. Kendi kimliklerinde dini öne çıkaran Türkiyeliler, bunu yine İslam’a, Deniz Feneri’ne, Kanal 7’ye vb bir komplo, saldırı olarak görmeyi yeğledi. Bizim Almanya’daki insanımız, hem Türkiye hem de Almanya’da sömürülmeye, yolunacak kaz gibi görülmeye alıştığı, Merkez Bankası, yeşil sermaye, “Saadet Zinciri” gibi badireleri atlattığı için, Deniz Feneri e.V. dolandırıcılığını çok da büyütmedi... Tabii Türkiye’de kangren olmuş İslamcı söylemli, eyyamcı ve çakma medyanın buradaki yansımasına değinmeden edemeyeceğim! Falanca kasabadaki, filanca dönercinin kırılan camını manşetlere taşıyan Türkçe “matbuatın” çoğu, ki bunların güya milliyetçi, maneviyatçı etiketli olduğunu belirtmeye herhalde gerek yok, Deniz Feneri e.V. davası sürecine yayınlarında yer bile vermedi. Ne, 25 Nisan 2007 tarihinde, Frankfurt kentinde 200’den fazla polisle 14 ev ve işyerine yapılan baskınlar, ne de mahkeme süreci, medyada alması gereken yeri aldı... Deniz Feneri e.V. yolsuzluğuna, sahtekarlığı, iyi niyetli ve dindar insanları istismar ettiği halde, bu din bezirganı yayınlar, konuya ya hiç girmedi ya da kerhen çok az yer verdiler. Tabii ne asıl patronları sayılması gereken okur ve izleyicileri de bunlardan hesap sordu ne de kendileri özeleştiri verdiler. Dedim ya, bunların bütün tafralarına, aksansız Almanca, İngilizcelerine, uygar görünümlü kıyafetlerine aldanmayın. İstisna olan bazı insanları tenzih ederek söylüyorum: İslami matbuatın büyük kesimi taşralı, otoriter, militan, yarı okumuş, çeyrek entelektüel, takiyyeci bir kadro ve zihniyetten oluşuyor. Bu kesimin sevdiği deyimle “bizi biz yapan değerler” evrensel kantara vurduğunuzda aslında bir “değer” taşımıyor. Alman toplumu ve siyaseti de duyarsız YGA – Peki Alman siyaset sınıfının tepkisini siz nasıl niteliyorsunuz? ERGİ - Beni asıl rahatsız eden, buradaki Türklere başta uyum olmak üzere türlü görevler veren, Almanya’daki çoğunluk toplumu ve kurumlarının duyarsızlığı oldu. Hatta Alman yargı çalışanları bile, Alman medyasının ilgisizliğinden yakındılar. Almanya’da kurulu bir dernek, Almanya’da önemli kısmı Alman vatandaşı olan göçmenleri dolandırarak, Almanya’da kurulu şirketlerle bu paraları aklıyor, zimmetine geçiriyor. Alman yargısı ihbarlar üzerine harekete geçip, suçu ortaya çıkarıyor, suçluları cezalandırıyor. Alman medyası ise, hakim Dr. Jochen Müller’in “tarihimizin en büyük bağış dolandırıcılığı” olarak nitelendirdiği bir davayı günlerce görmüyor. Veya kısa haberlerle geçiştiriyor. Bu da, uyum diye yırtınan, “paralel toplumlardan” yakınan ve sürekli göçmenlere “ev ödevi” verenlerin, aslında, ne kadar önyargılı, mesafeli ve ilgisiz olduğunu kanıtlıyor. Eğer göçmenler, çoğunluk toplumunda ve kurumlarında kendilerine yönelik olarak “Nasıl olsa Türkler Türkleri kazıklamış, bize ne!” zihniyeti bulunduğuna kanaat getirirlerse, bu durum uyum çabalarına ve sürecine zarar verir. YGA - Berlin’de 2000’li yıllarla birlikte sanki yeni bir endişe ortaya çıktı: Bu ülkede, devletin yetişemeyeceği, dolayısıyla denetleyemeyeceği yoğunluk ve derinlikte bir İslamcı veya İslami paralel toplumun yerleşmekte olduğu korkusu yayılıyor... Tabii, bu toplumun ezici çoğunluğu, ki sonuçta 4.3 milyonu bulduğu belirtilen Müslüman’ın 2.7 milyonu Türkçe konuşuyor, Türkiye bağlantılı... Var mı sizce de böyle bir korku? Var mı böyle bir korkunun haklı temelleri? Bunu siz nasıl değerlendiriyorsunuz? ERGİ – Bence Almanya, Türkiye’deki Fransa örneğine yakın laik sistemi en az AKP kadar benimsemiyor. Bunu sadece hâlâ çok güçlü kiliseler, CDU (Hıristiyan Demokrat Birlik Partisi) veya CSU (Hıristiyan Sosyal Birlik Partisi) falan değil, her kesim, “sınıflar üstü” bir biçimde yapıyor. Almanya’nın akademisyenleri de, gazetecileri de siyasileri de Türkiye’nin laik sistemini baskıcı, tepeden inmeci ve dayatmacı olarak görüyor, gösteriyor. Bakınız, son dönemde çoğu Türkiye muhabiri Alman gazetecilerin yazdığı kitaplara... Hemen hepsi, 1923 Türkiyesi’ni ve kazanımlarını anakronik olarak değerlendiriyor ve güya AB (Avrupa Birliği) yolundaki AKP’ye müthiş bir prim veriyor... Buna paralel olarak, yıllarca Almanya’daki İslamcı oluşumlara göz yumuldu. Bunda amaç, Türkiye’nin Almanya’daki Türkiye’ye yönelik etkisini kırmak ve azaltmak, böylece bu kesimin bir “Truva atı”, lobi vb gibi kullanılmasını engellemekti. Uygulamadaki diyalog söylemli liberal anlayış ise bunun ideolojik gerekçesini oluşturuyordu. Ancak, birçok İslamcı kuruluşun gerçekte takiyyeci yaklaşımı, bunların Almanya’daki kurum ve kuruluşları kendi amaçları, örgütlenmeleri ve toplumsal kabulleri için istismar etmeleri üzerine, araya mesafe konulması ve sınırlanması gerekti. Böyle bir zorunluluk doğdu. Üstüne üstlük, Hamburg’daki siyasal İslamcı Muhammet Ata ve arkadaşlarının New York’taki gökdelenlere saldırı gerçekleştirmesi ile, artık bu tür siyasal mülahazalar yerini güvenlik ve denetim kaygılarına bıraktı. “Home grown terorism” tehdidinin gerçekliği ve ciddiyeti bir yana, bu korku bile Almanya’nın siyaset belgisini değiştirmeye yeter. Kızıl Ordu Fraksiyonu RAF’ın bütün eylemlerinde sadece 33 kişi öldüğü halde, Almanya’nın savaş haline yakın yasalar çıkardığını anımsarsak ve yakın geçmişte İslamcı terör tehdidi gerekçesiyle bir hayli sertleştirilen mevzuatı da anımsarsak, yolun nereye çıkacağını tahmin edebilirsiniz. Ünlü fotoğrafın gerçek öyküsü YGA – Medyada çok yer bulan, hani Gürhan ile Erdoğan’ı bir arada gösteren bir fotoğraf var. Onun gerçek öyküsü nasıl? ERGİ - Deniz Feneri haber ve spekülasyonları sürecinde, Türkiye medyasında başbakan Recep Tayyip Erdoğan (RTE) ile Deniz Feneri e.V. yükümlüsü Mehmet Gürhan’ı yan yana gösteren bir fotoğraf sıkça kullanıldı. Bu fotoğraf ilk yayımlandığında Başbakan Erdoğan, İstanbul Göngören’de partisinin kongresinde o müthiş belagatı ile, mealen, “Bu adamı tanımam” buyurmuşlardı... Kaderin garip bir tecellisi olarak, bu fotoğrafı çektiğim, arşivlediğim ve öyküsüne bizzat tanıklık ettiğimden, “sayın” -Yoksa “siz, sen, sayın” mı desem?- Başbakan Erdoğan’ı tekzip etmek zorundayım. Fotoğrafın çekildiği tarihte siyasi yasaklı olan Erdoğan, artık Alman hukukuna göre resmen organize dolandırıcılıktan hükümlü olan Mehmet Gürhan’ı tanıyordu. Ona ilk adı “Mehmet” ile hitap ediyordu... Buna, benim dışında o gün Erdoğan’ın yanında olanlar ile Kanal 7 Int personeli de tanıktır... Zaten Erdoğan’ın hısmı olan Kanal 7 Başkanı Zekeriya Karaman’ın Avrupa’daki en has adamı ve ortağı olan Mehmet Gürhan’ı bu kadar tanığa rağmen, mitinglerde “hiç görmediğini söylemesi”, Başbakan Erdoğan için pek hayırlı olmamıştır! Üstelik, konuya uzaktan yakından vakıf herkes, Kanal 7 yönetiminin AKP (Adalet ve Kalkınma Partisi) içinde birkaç milletvekili adayı gösterme kontenjanı bulunduğunu ve bir dönem Mehmet Gürhan’ın da AKP’den milletvekili adayı olmak için yoğun kulislerde bulunduğunu biliyor. Ancak, “abey” diye hitap ettiği Zekeriya Karaman’ın, Avrupa’daki işleri emanet edecek eleman bulamadığından olacak, destur vermemesiyle, “RTE’nin hiç görmediği” Mehmet Gürhan’ın AKP’den milletvekili adaylığı ve muhtemelen milletvekili olarak dokunulmazlık kazanması gerçekleş(e)memiştir. Bu durumda “Ak Parti’li Recep Tayyip Erdoğan’ı aklayacak ya da paklayacak kişi Mehmet Gürhan’dır!” denebilir. Aslında, RTE’nin yine konuyla ilgili olarak, eşzamanlı olarak ifade ettiği mealen “Deniz Feneri e.V.’dan şahsı ya da partisi adına para almadığı” sözlerini, bütün dava ve sorgulama sürecini yakından takip eden bir gazeteci olarak konuşuyorum, bu yönde sağlam bir delil bulunmadığından, doğru kabul etmek durumundayız. Bu süreçte, Asyada’daki tsunami afeti yardımlarına katkı amaçlı başbakanlık yazılı imzasız makbuz dışında, AKP ve çevresine para aktarıldığı yönünde, (benim rastladığım) sağlam bir belge bulunamadı. Bu konuda, şüphesi ya da peşin hükmü olanlara naçizane tavsiyem ise, Mehmet Gürhan ve Zekeriya Karaman ile Zahit Akman’ın ifadelerine başvurulmasıdır. AKP ya da RTE ve yakınlarına, Deniz Feneri e.V.’dan para aktarıldığına yönelik şüpheler varsa, ancak bu saydığım ve hepsi de Kanal 7’nin yetkili adları olan Karaman, Akman ve Gürhan’ın verecekleri samimi ifadeleri gerçeği ortaya çıkarır. Birbirlerine dini, siyasi, ticari ve özel bağlarla bağlı, sonuna kadar sadık bu adlar, bu konuda samimi ve inandırıcı olabilirler mi, şayet araştırabilirse Türkiye’deki adalet başka bulgu ve belgeler bulabilir mi? Bilemem... Ben, “Güvenmek iyi, denetlemek daha da iyidir” şiarının Türkiye gerçeğinde sıkı sıkıya uygulanması gerektiğine, işin insanların, hele vicdanlarının varlığından şüphelilerse, sadece vicdanlarına bırakılmamasını düşünenlerdenim. Sağlam bir yargı sistemindeki, cesur ve işbilir savcılarla, polislerin bu şüpheleri, şüpheye mahal vermeden açıklığa kavuşturması işten bile değil. Ancak, Türkiye’de başbakan bile, yargıya mı güvenmiyor bilemiyorum, bilmem kaç defa söz verdiği halde milletvekili dokunulmazlığını kaldırmıyorsa, yargı insanları “vicdanları ve cüzdanları arasında sıkışmışsa”, soruşturmalar savcıların umre ziyaretleri nedeniyle geç başlıyorsa, AKP’ye dışarıdan para iddialarının da sağlam biçimde yargı süzgeçinden geçebileceğine dair güvensizlik duyulabilir! “AKP’lilerin oğullarının gemi merakı ve gemicik satın alınması işleri nasıl finanse edildi, Ali’nin külahı, Veli’ye nasıl giydirildi?” gibi konular ise, Türkiye’deki yargının dürüst savcıları ile 4’üncü kuvvet medyanın araştırmacı, cesur gazetecilerine düşüyor. Bana öyle geliyor ki, Almanya’da tutulan ipin ucu, Türkiye’ye varmaktadır. Ve varsa böyle bir örgü, Türkiye’deki ciddi bir adli çalışmayla kanıtlanabilecektir. Almanya yargısı, işin "AKP’ye maddi destek" boyutunda, doğal sınırlarına varmıştır. Kapalı bir dilsel, kültürel yapıya nüfuz etmesi, işin içindeki Türk şirket, banka, dernek, makam, cemaat gibi kurum ve kuruluşların işlev ve bağlantılarını ortaya çıkarması, olanaksıza yakındır... Deniz Feneri e.V. dolandırıcılığında sacayağının Türkiye kısmı hala yoktur. Dolayısıyla, Türkiye’nin duvarına toslayan ve şimdiye kadar eksik ve ağırlığına rağmen düzgün iş yapan Almanya yargısından fazla bir beklentiye girmek, işin kolaycılığına kaçan kesimlerde hayalkırıklığı yaratacaktır. Kızım sana diyorum, gelinim sen anla! Yani, “Alo CHP, muhalefeti, yolsuzluk ve usulsüzlük araştırıcılığını Almanya yargısına ihale edemezsiniz. Kolları sıvayın. Yapacak çok iş var!” YGA – Ünlü fotoğraftan söz ediyorduk... ERGİ - Hemen baştan söyleyelim. Bu fotoğraf, benim Minolta 300 analog kameramla, Kanal 7 Int Televizyonu’nun Frankfurt Flinch Strasse’deki eski stüdyosunda bir hatıra fotoğrafı olarak çekilmiştir. Başbakan RTE’yi kısmen yalanlayan bir kare fotoğrafın öyküsü ise, aslında gayet sıradandı... Almanya’nın Mörfelden-Walldorf Kasabası’ndaki Doğan Medya International tesislerinin açılış törenine katılan RTE, daha sonra beraberindekilerle birlikte, büyük saygı ve itibar gördüğü Kanal 7 Int stüdyolarına getirilmiştir. Burada, Avrupa’daki Türklere yönelik yayın yapan Kanal 7 Int televizyonlarının "Avrupa Haber" yayınına canlı yayın konuğu olarak katılmıştı. Stüdyoda, yayın öncesi çekilen birkaç hatıra fotoğrafından birisi de, Türk basınında sık sık yayımlanan bu fotoğraftır. Konuyla ilgisi olmayan, o dönemin Kanal 7 çalışanlarının kişilik haklarına zarar verilmemesi için, onların bulunduğu bölümler ve fotoğraflar kullanılmamıştır... Elbette, çakma medyada olduğu kadar, bu fotoğrafı kullanan ama hiçbir “background” bilgisine sahip olmayan, sadece “Bu fotoğraf çok şey anlatıyor” gibi derin saptalamalarda bulunan matbuat ehli de konuyu istismar etti! Bu fotoğraf Türk medyasından sonra, mahkemede de söz konusu edildi. Deniz Feneri e.V. duruşmaları sırasında, ben mahkeme salonunda oturduğum ve sanık Mehmet Gürhan, “fotoğrafı çeken burada” diye beni işaret etmesine rağmen, avukatlarından Ünal Kaymakçı “Fotoğrafı, Hürriyet muhabiri çekti” yanlışında ısrar ediyordu. Onun müvekkilinden çok, Başbakan RTE’nin konuyla ilişkilendirilmesine karşı çıkan sözler sarf etmesi, bu konuya yoğunlaşması ise yargıç kurulu başkanı Dr. Jochen Müller’in dikkatini çekiyor, hatta sinirlendirerek, “Siz başbakanın avukatı mısınız?” tepkisine yol açıyordu... Deveye sormuşlar, boynun neden eğri... Söyleşimizin başında, Deniz Feneri e.V. süreci ve haberlerine turnusol kağıdı, prizma işlevi yüklemiştim ya... Bu yaklaşıma analog olarak, söz konusu fotoğrafın da, medyamıza ilişkin gözlem ve saptamalara kanıt oluşturduğunu söyleyebilirim. Bu süreçte, hem benim, hem de birçok meslektaşımın haber ve fotoğraflarımın izinsiz, habersiz, telifsiz kullanıldığını yaşadım. Bu o kadar pervasız, o kadar “doğalmış” gibi yapılıyor ki...Hayretler içinde kalıyorum. İsteyen haberinizi kısaltıyor, imzalı, imzasız yayımlıyor. Bazıları (özellikle havanda su dövme ve “araklamasyon” uzmanı internet siteleri) “özel haber” ibareleri ve kendi imzalarını, site mahreçlerini vb koyarak onlarca haber ve fotoğrafı kullanmakta hiçbir beis görmüyorlar. Birçok örneğini arşivledim. Falanca sitesi, “Mehmet Gürhan ile Erdoğan’ın birlikte fotoğrafını ortaya çıkardı” diye yazıyor. Peki kardeşim, nereden buldun? Kaynağı nedir, kimdir? Yayın hakkın var mı? Telifini ödedin mi? Bunları ne istismar eden, ne de tüketen soruyor? Böyle bir hak, adalet kültürü, soru sorma kültürü olmadığı için, her türlü istismar rahatça yapılabiliyor. İşin garibi, Türk medyasındaki dönem dönem alevlenen personel kıyımı dalgaları sonucu gelişen internet medyası çalışanlarının azımsanmayacak bir bölümü de, hakları patronlarca çiğnenmiş mağdurlardan oluşuyor... Olanağım olsa ve mevzuat elverse, dava açacağım ama, neredeyse hepsine dava açmak gerekecek. Tam bir kaos, tam bir anarşi. Ormanda bile belli bir kural vardır. Dedim ya, kalitesizlik, kuralsızlık kaide, hak ve saygı istisna olduğu için, bu ortamda "çakma medya"nın militanları da, ayrıca tabanları zaten teşne olduğu, aldatılmaya hazır olduğu için, gayet başarılı bir “patolojik kolektif bilinç yaratma operasyonu” yürütebiliyor, kendilerini her gün daha çok aşabiliyor!? Bizim medyanın, “deve” meselindeki gibi, neresi doğru ki, diyesi geliyor insanın. “Amma ve lakin”, Alman filozofu Ernst Bloch’un “Umut İlkesi”nden vazgeçmiyor ve umudun insanın en son ölen parçası olduğunu “terennüm” ediyorum. AKP’lilerin son dönem CHP tarafgirliliği ile suçladığı Almanya’nın ak adlarından Bertolt Brecht’in “Mücadele eden yenilebilir. Mücadeleye girmeyen ise baştan yenilmiştir” ilkesine sadık kalarak, günahım ve sevabım ile Goethe’in “doğru, iyi ve güzel”ini arıyor, Türkiye’nin varlığından en küçük bir şüphe duymadığım güzel insanlarını da korkmadan, yılmadan aramaya çağırıyorum. Top, artık namuslularda! İsmet Paşa’yı anıyorum: Gerçekten de bu ülkenin namuslu insanları, en az namussuzlar kadar cesur olduklarını kanıtlamak zorundadır. Yoksa, “bu cennet ve cehennem” bizim, hepimizin olmaktan çıkarak, hak etmeyen ahlaksız din bezirganlarının olacak. Söyleşi: Osman Çutsay |
| KimKimdir - "Adının" veya "Soyadının" ilk harfine göre ... |
| A | B | C | Ç | D | E | F | G | Ğ | H | I | İ | J | K | L | M |
| N | O | Ö | Q | P | R | S | Ş | T | U | Ü | V | X | W | Y | Z |
| Oluşturulduğu 27.07.2009 tarihinden beri bu sayfaya 253 kere erişilmiş olup © AYPA.TV sitesi kurulduğu 31.12.1996'dan beri 2.500.000 + 343109 kere ziyaret edilmiştir. © Dipl.-Ing. Ali YILDIRIM · D-13585 Berlin, Luther Platz 4 |








